Tutkumu açıklamak değil -bu, onu bir hata ya da gerekçelendirilmesi gereken bir kargaşa olarak kabul etmek anlamına gelir- sadece sergilemek istiyorum.
Bazı insanlar bana çözülmemiş sorunlarımı gösteriyor. Beni güvenli bölgemden çıkarıyorlar oysa bazı insanlar da tam tersine odaklanmamı sağlıyorlar. Biriyle karşılaştığımızda üç farklı tutum sergileriz. Ya çok büyük bir çekim hissederiz ya baştan reddederiz ya da kayıtsız kalırız. Genellikle ilk iki tutum daha belirgindir. Bizde antipati uyandıran kişi kendimizde kabul etmekte zorlandığımız şeye işaret eder. Örneğin her şeyi bildiğini zanneden ve bana tepeden bakan insanlara tahammül edemeyişimi ele alalım. Belki de aşağılık kompleksimi çözümlememişimdir, benim de o kişiler gibi kolaylıkla benliğimi ortaya koyup fikirlerimi dayatabilmeyi istediğimi kabul etmekte güçlük çekiyorumdur. Veya rahat insanlardan hoşlanmadığımı düşünelim. Katılığım yüzünden kendi kendimi hapsettiğimi neden itiraf etmiyorum? Daha rahat bir insan olmayı isterdim ama almış olduğum eğitim buna engel oluyor. Birine duyduğumuz güçlü çekim de aynı biçimde işliyor. Karşımızdaki kişide bizi çeken şey, kendimizin embriyon hâlindeki bir parçasıdır. Geliştirmeyi arzuladığımız ancak henüz yolunu bulamamış olduğumuz şeydir, değil mi? İçimde yankı bulan şey, en derinimde arzuladığım şeyin bir ifadesidir. Saygı duyduğumuz kişiler genellikle hayatta bize örnek olan kişilerdir. O kişilerde bizi çeken şeyin bizim bir parçamız olduğunun bilincine vardığımızda, amacımıza ulaşmak için izlememiz gereken yolu da görmüş oluruz.”