• “ çabuk mu ? Çabuk vazgeçtiğimi mi düşünüyorsunuz? Çok geç vazgeçtim, çok geç, daha önce vazgeçmeliydim ..
    Zamanında vazgeçebilen biri yeniden kazanabilir belki ama vazgeçmekte geç kalan birinin kazanma şansı hiç Yok...
    Çabuk vazgeçmedim, aksine geç kaldım sör Clementine, çok geç kaldım, on yıl kadar geç kaldım
    Ahmet Altan
    Sayfa 18 - Everest Alfa yayınları
  • #alıntı
    “Kara gözlükler takmış bir kütüphane memuru sordu ‘Nedir aradığın?’ Hladik cevap verdi:’Tanrı’yı arıyorum.’ Kütüphane memuru şöyle dedi: ’Tanrı Clementine Kütüphanesi’ndeki dört yüz bin cilt kitabın sayfalarından birindeki bir harftir. Atalarım ve atalarımın ataları bu harfi arayıp durdurlar; ben o harfi ararken kör oldum.’ “

    “Alt düzen, yüce düzenin bir yansımasıdır. Dünyadaki biçimler cennetteki biçimlere denk düşerler; insanın tenindeki lekeler, hiçbir zaman bozulmayacak olan takımyıldızlarının bir haritasıdır, Yahuda bir biçimde İsa’yı yansıtır.”


    Borges. Mucizevi yazar diyorum ben ona kısaca. Neden mi ? Çünkü kısacık hikayelerle sizi Dünyalar arası yolculuklara çıkarabiliyor. Bu Dünya ile öteki dediğimiz Dünya arasında mesela. Bir cinayet anlatıyor diyelim. Öyle zekice ki hikayenin sonuna geldiğinde vay be diyorsun. Bir satranç oyunu anlatıyor ya da. İnsanlar üzerine kurulmuş bir satranç ama. Yine öyle akılları zorluyor yani şaşırıp kalıyorsun. Öldürülmek üzere olan bir adamı anlatıyor başka bir hikayesinde. Parmak ısırtıyor kelimeleri kullanım şekli. Kurgu yeteneği ise ayrı bir şaşırtıcı ustalıkta. E bir yazar daha ne kadar donanımlı olabilir ki ?


    Ben size bu kadarını anlatayım gerisini siz tahayyül edin. Ya da ne gerek var tahayyül etmeye. Böyle bir yazar günümüze eşsiz eserler bırakmışken alıp okuyun kendiniz görün yeteneğini. Keyifli okumalar ️
  • Clementine, onu kollarından yakaladı, ayağa kaldırdı, gözlerile ona sordu.
    -Bilmem ki bu, nereye sıkışmış. Ağır bir şey, iri bir şey! Boğuyor beni. Kımıldıyor. Yerini değiştiriyor.
    Kadın ellerini onun başına koydu ve alçal bir sesle, eski bir tecrübeyi şahit tutan bir kimsenin sesile;
    -Mustaripsin. Hepsi bu.
    Dedi.
    Öteki şaşırdı, fakat anladı. Demek bu idi ha, bu ıstırap! Onu kendisi dünyada keşfedemeyecekti. Şimdiye kadar can sıkıntılarından, yorgunluklardan, ufak tefek kaygılardan başka bir şey hissetmemişti. Bedbaht olmak ne demek henüz bilemiyordu. Şimdi öğrenecekti.
    Clementine, ağzını onun kulağına koymuş, fısıldıyordu:
    -Ağlamaya çalış.
    O, başını salladı.
    -Ağlamak bilmiyorum.
    Kadın, sanki «Yazık! O halde çok uzun sürecek» der gibi içini çekti.
    Edouard çıkıp gitti ve bütün yol müddetince kaşlarını çatarak «Bu böyle devam edemez. Bunu benden almaları lâzım. Beni bundan kurtarmalılar. Vücudumu doğrasınlar, delik deşik etsinler, yaksınlar, yeter ki bu belâ defolsun» diye hep ayni düşünce ile kafasını yordu durdu. Ayni zamanda, bu biçim bir sefaleti tedavi edecek doktor bulunmayışına şaşmakta idi.
    XXIX
    Ayni gün, M. Vedel ve M.Gayet ile konuştuğu bir sırada, Salavin’in istifasını bildirmiş olduğunu öğrendi.
    Lâboratuvarına döndü ve bir hamlede, teessürden ve âdeta hiddetten tutuşan bir mektup yazdı: «Bunun imkânı yok! Sen delisin! O kavganın tesiri altında hareket etmişsin… istifanı geri alabilirsin ve almalısın. Zira şunu iyi bil ki…»
    Mektup cevapsız kaldı. Pek az bir zaman sonra Edouard, küçük Pierre’in klinikten alınmış ve tekrar Pot-de-Fer sokağına getirilmiş olduğunu öğrendi. Tekrar yazmak hevesine kapıldı fakat bu arzusunu yenebildi.
    Artık şaşkınlığından sıyrılıyor ve kendi ıstırabı ile hâdiseler arasında bağlılıklar kurmağa başlıyordu. Istırabını derinden tetkik etti. Bu ne sade, ne de mahdut bir ıstıraptı; sivri tepeler, çorak topraklar, bataklıklarda, hudutları olmıyan bir memleket gibi uzanıyordu.
    Hissedilebilir noktaları araştırarak, ölü bölgelere sınır çekerek, hâtıralarını yoklamaya koyuldu. Bu tetkikte marazi hiçbir ihtirasla değil, sadece, mesleğinin bir icabı gibi telakki ettiği o açıkça ve cesurca anlamak arzusiyle girişiyordu.
    Salavin’e kararından vazgeçmesini rica eden mektubu yazdıktan sonra, hakiki bir itimatla bekledi. «Bana cevap yazacak, izahat verecek, diye düşünüyordu. Özür dilemesini istemem; istediğim yalnız şikâyetlerini vuzuhla bildirmesidir. Birbirimizi böyle terk edemeyiz; bu çok çirkin, çok budalaca bir şey olur! » İçinden, gizlice, bir barışma, adil bir sulh umuyordu.
    Salavin’in sükûtu, Edouard’ı gazaba getirdi. Istırabı zehirlendi, her türlü zarafetini kaybetti. «Benim için hiçbir zaman en ufak bir sevgi beslememiş. Daha ilk bakışta beni inkâr etmeğe hazırmış. Vah ne yazık, meğer neymiş bir dost? Hakkımızda nefret ve kin besleyen bir adamdan başka…»
    …Gök bütün tatlılığını, aydınlık bütün faziletini kaybetti. Sahte, korkunç bir gün, Edouard için bütün dünyanın manzaralarını değiştirdi. Haftalarca hiç durmadan, hiç ara vermeden, çirkin bir tarzda bedbaht oldu. Tekrarlıyordu: «Hodbin! Eveet! Ben belki hodbinim. Fakat o? Ona sadece alçak demek, adi demek kâfi mi? Yoksa daha…»Daha tahkirler arıyordu. Bunlar, kendi bağrını da delen bir o kadar hançerlerdi.
    …Gazaplı bir parmakla hikâyesinin sayfalarını çeviriyor ve en güzel sayfaları şüphelerle lekeliyordu. Evet, Diderot heykelini önündeki o mülâkatımız, yağmur altındaki o muhteşem sohbetimiz… «Ah! O hatıra ne kadar hakir düşmüş ki sonunda böyle kaldırıp tütsülüyorum! Ne komedya bu! Ne budalalık!» En aziz hatıralarını böyle parçalıyor, harabediyordu. Şüphesiz bu şiddetlerle, asıl azabının prensiplerini mahvetmeyi umuyordu. Fakat bilâkis, bu yüzden, azabının acısını o kadar çoğalmış hissetti ki, başka yollarla sükûn aramak kararını vermeğe mecbur oldu.
  • Bir şarkı aç dinleyelim. Benjamin Clementine olsun. O şarkıda home diyor, hope mu ? Bana hep hope gibi geliyor. Öyle olsun..