Dünyada fiziksel acı kadar kötü birşey olamazdı. Cop darbesi ile felç olmuş sol kolunu tutarak yerde kıvranırken, acı karşısında asla kahramanlık taslanamaz diye düşünüyordu Winston..
Diktatörce yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin dirilere dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir. Yönetici kesim, ardıllarını ortaya koyabildiği sürece yönetici kesimdir. Parti soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir. İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın..
Daha da önemlisi cinselliğin bastırılması isteği tetikliyordu. Bu da partinin istediği birşeydi. Çünkü savaş coşkusuna ve öndere tapınmaya dönüştürülebiliyordu. Julia bunu şöyle yorumluyordu; "Seviştiğin zaman içindeki enerjiyi boşaltırsın, sonra da kendini mutlu hisseder ve hiçbir şeyi iplemezsin. Ama senin bu halin onların hosuna gitmez. Her zaman enerji yüklü olmanı isterler. Bütün o yürüyüşler, bağrını yırtarcasına bağırış çağırışlar, bayrak sallamalar, ekşiyip bozulmuş cinsellikten başka birşey değildir. Gönlün ferah, keyfin yerindeyse; Büyük Biradermiş, Üç Yıllık Planmış, İki Dakika Nefretmiş, bütün o iğrençlikler neden kendinden geçirsinki seni?" Winston, çok haklı diye düşündü içinden. Parti kendisi için tehlikeli bulduğu cinsellik güdüsünü kendi yararına yönlendirmişti..