Bazen dışarıdaki kalabalıklar bana öyle uzak geliyor ki… Mecburi sohbetler, doldurulması gereken roller, sahte gülüşler… Hepsi bitince içimde hep aynı cümle beliriyor:
“Tamam, şimdi mağarama geri döneceğim.”
O mağara benim kaçışım değil; nefes aldığım yer. Kendimi en doğru hâlimle hissettiğim, içimdeki tüm yükleri kapının dışında bıraktığım yer.
İçeri girdiğimde rafların arasında dolaşıyorum. Elimde o eski toz bezim… Kitapların sırtlarını tek tek siliyorum. Her birine dokunmak, sanki kendi içimde unutulmuş bir parçayı uyandırmak gibi. Sonra gözüm o tozlanmış aynaya takılıyor. Hep oradaydı ama ben uzun zamandır bakmaya cesaret edememişim.
Bezi kaldırıp aynanın yüzeyini siliyorum. Toz kalktıkça yüzüm beliriyor. Yüzümün ardında ise geçmişim:
Kendime yabancılaştığım dönemler, içimdeki boşluğu anlamlandıramadığım zamanlar…
Sonra o süreci nasıl atlattığım, kendimi nasıl geri bulduğum…
Ama yine de beni en çok acıtan başka bir şey vardı:
Topluma yabancılaşmayı hâlâ kendime yediremiyordum.
Kalabalıkların ortasında eksildiğimi biliyordum ama bunun normal olup olmadığını hep sorguluyordum.
Soyutlanmak ister istemez insanın canını yakıyor.
Tam aynayı tamamen silmişken, aynada bir şey daha fark ettim:
Sanki bana doğru uzatılmış bir kitap duruyordu orada.
“Bu kitap bana verilmiş gibi…” dedim. Sanki ben onu seçmemiştim; o beni seçmişti.
Ve en önemlisi…
Ben uzun zamandır içimde açıklayamadığım bir durum yaşıyordum.
Ne hissettiğimi bilmiyor, adını koyamıyor, sadece uzaklaşıyordum.
Sonra bir gün, tam da yaşadığımı bana anlatacak bir kitapla karşılaştım.
Bu kitabı elime alışım, dört duvar arasındaki o açık kapının kapanması gibiydi.
İçimde hep bir yerden sızan soğuk bir rüzgâr vardı. Adını bilmediğim bir boşluk…
Bu kitabı okumam, o rüzgârı kesen, eksik parçayı yerine yerleştiren