• Herkes herkesi seviyor.
    Hepsi de başka türlü seviyor.
    Herkes herkesi sevmesin, gerek yok.
    Adam azaldı, sevgi de elden gidiyor.
    «Bana, sen haklısın diyorlar,
    Hayır hayır, ben çok haklıyım.» bilen biliyor.
  • Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de.
    Khaled Hosseini
    Sayfa 1 - Everest Yayınları
  • Geceleri ben ağır, çok ağır bir taşın altında uyurum.
    Gündüzleri hafif, çok hafif bir yaprağın ucunda yaşarım.
  • Atatürk, dostlarına güven, düşmanlarına ise korku salmaya devam eden nadir insanlardandır. Keskin zekası ile çoğu problemi, hem de en umutsuz zamanlarda, çözmeyi başarmış ve kullandığı yöntemler ile hayranlık uyandırmıştır. Eleştirel aklın en iyi örneklerini Atatürk’de görüyoruz. Bu sayfanın girişinde yazan ve benim şiar edindiğim Atatürk gibi düşünmek deyimi de boşuna söylenmemiştir. İzlediği yönteme baktığımızda bilimsel bir kafayla karşı karşıya kalıyoruz. Bir problemle karşılaştığı vakit evvela bir varsayımda bulunuyor ve bunu gözlemle test ediyor. Eğer ki varsayımı yanlışlanırsa o zaman derhal terk ederek yeni bir varsayımda bulunarak yeniden gözlemlemeye başlıyor. Buna bilim deniyor ve Atatürk’ün kafasında bu bilim tam bağımsızlığa, muasır medeniyet seviyesine, antiemperyalizme, Cumhuriyet’e dönüşüyor. 19 Mayıs 1919, bu tarihi adıma özel olarak Atatürk’ün bilimsel zekasını gözler önüne serecek olan ve tamamen gerçeklere dayalı kısa öykümüze başlıyoruz...
    30 Ekim Mondros mütarekesi imzalanmasıyla birlikte Yıldırım Orduları lağvedilmiş, Mustafa Kemal, İstanbul’a gelmek üzere Adana’dan hareket eder. 10-11 Kasım günü Adana’dan hareket eden tren, Haydarpaşa İstasyonu’na varır. Aynı gün işgal güçlerinin donanmaları da Boğaz’ı işgal ederek yerleşirken, Yıldırım Orduları Komutanı General Mustafa Kemal de Haydarpaşa Rıhtımı’na doğru ilerlemektedir. Rıhtımda Mustafa Kemal’i yaveri Cevat Abbas Gürer, Doktor Rasim Ferit ve bir müfreze asker karşılar.
    -Hoşgeldiniz paşam!
    -Hoşbulduk Cevat, nasılsın?
    -...
    -Sen de haklısın, insan nasıl olur ki böyle bir manzara karşısında. Rasim, seni gördüğüme sevindim aziz dostum.
    -Gelmekliğiniz ile sevinç içerisindeyim. Ancak bu görüntü, ben de umutsuzluktan başka bir his uyandırmıyor.
    Haklıydı Rasim Ferit, düşman donanmasının 61 parça gemisi Boğaz’a yerleşmekteydi. Hatta donanma yerleşinceye kadar Anadolu ve Rumeli kıyıları arasında gidiş geliş yasaklanmıştı. Hüzünle bu görüntüyü seyretmek nasıl olur da insanda umutsuzluk yaratmazdı.
    Mustafa Kemal daha fazla dayanamaz;
    -Hata, ettim, İstanbul’a gelmemeliydim, ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı.
    Mustafa Kemal, derin ve umut dolu ama düşmanlar için ölüm dolu gözlerle Yunanlıların Averof kruvazörünün de bulunduğu düşman donanmasına bakar;
    -Öyle ya da böyle. Geldikleri gibi giderler!
    -Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam! der Cevat Abbas.
    O ölüm dolu gözler, bir anda gülümser, kafasında daha şimdiden şekillenmeye başlamıştır planlar. Muhtemeldir ki ilk varsayım kafasında şekillenmiş, gözlemlemeye başlamıştır. -Bakalım, der.
    Asya ve Avrupa arasındaki bu kadim şehir, nice kültürleri ve dinleri içerisinde huzur ve barış içerisinde barındırmış, yıllar yılı el değiştirdikten sonra en nihayetinde Türklerin elinde huzura kavuşmuştu. Şimdiyse özgürlüğü elinden alınmış bir çocuk gelin gibi emperyalizmin prangası altına girmişti. Karşıya geçince Pera Palas’a yerleşirler. Derhal durum değerlendirmesi yapmaya başlar. İşgal güçlerinin komuta kademesi de aynı otele yerleşmiştir. Pera Palas, o dönemin en gözde mekanlarından birisidir. Ünlü isimlerin ağırlandığı, adı duyulmuş bir yer. 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasındaki altı aylık süreçte, milli mücadelenin amacı ve yöntemi şekillenecektir. Ayrıca Mustafa Kemal için de varsayımlarını gözlemle sınayabileceği bir atmosfer vardır. Düşmanını tanıyacak, amaç ve planlarını en iyi şekilde görecektir. Ortalık işgal güçlerinin askerleri ve ajanlarının yanı sıra, işgal güçlerinin kontrolü altındaki sarayın da ajanları ile doludur. Çok dikkatli olmak, iki
    tarafı da şüpheye düşürmemek gerekmektedir. 15 günlük Pera Palas sürecinde özellikle İngilizleri şüpheye düşürecek hareketlerden kaçınmak mühim meseledir.
    Mustafa Kemal, Vakit gazetesine röportaj verir;
    -Hükümetimizle ateşkes antlaşması imza eden devletlerin ve bu devletler adına ateşkes koşullarını saptayan Britanya Hükümeti’nin Osmanlılara karşı olan iyi niyetinden kuşkuya düşmek istemem. Eğer söz konusu koşulların hükümlerinde yanlış anlamayı gerektire yanlar görülüyorsa bunun nedenini derhal anlamak ve karşımızdakilerle anlaşmak gerektir. Yalnız benim anlamadığım bir yan varsa, bu girişimler neden ulusu inandırıcı sonuçlar vermemektedir? Buna neden olarak şimdi hatırıma gelen nokta şudur: İki hükümetin önde gelenleri arasında görüşülerek kararlaştırıldıktan sonra uygulanma buyruğu verilmesi gereken konular, askeri komutanlara bırakılıyor. Oysa bu konularda askerlerin değil, diplomatların çalışmaları gerekir.
    Evet, hem işgal güçlerini tepkisini çekmeden çalışmalara başlamak hem de etkin bir strateji yürütülmek kaçınılmazdır. Bir gün Pera Palas’da otururken işgalci İngiliz komutanlarından General Harrington ve diğer generallerin dikkati Mustafa Kemal’e döner. Görevliyi çağırır, -Kim şu kendini beğenmiş Türk Paşası! İyi giyinmekle kendini Avrupa’lı mı zannediyor. Pis pis gülüşürler. Mustafa Kemal, seslerin farkına varır, olayı anlar. Görevli, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’dir der. Cevapla birlikte gülüşmeler kesilir, ortam ciddi bir hal alır. Belli ki özellikle İngilizler, Mustafa Kemal’den yedikleri tokadın acısını unutmamışlardır. İngiliz Generali, söyle görüşelim der.
    -Efendim, şu masadaki İngiliz General ve amiralleri sizle görüşmek isterler.
    Mustafa Kemal, göz ucuyla keskin bir şekilde kestiği generallerden gözlerini ayırmadan, alaycı bir gülümsemeyle,
    -Nerede görüşmek istiyorlar?
    -Yanlarına davet ediyorlar efendim.
    Bir anda öfkeli bir denize dönüşür o mavi gözler.
    -Git onlara söyle, Onlar ülkemizde misafirdirler. Biz ev sahibiyiz. Türk geleneğine göre konuk, ev sahibinin yanına gelir. Ancak bu takdirde kendilerini kabul ederim.
    Cevabı alan İngilizler, öfkelerinden kudururlar ama yeni geldikleri bu ülkede aceleci davranmazlar. İki taraf da birbirlerinin tarafına dönmezler. Bir başka gün Anzak Generali Birdwood, görüşme isteği Mustafa Kemal’ce kabul edilir, saygılarını sunar;
    -Ekselans, merak ediyorum bizi nasıl yendiniz.
    -Sizin de benim de savaş ceridemiz var, tarih yazar.
    -Sizin ağzınızdan bizzat tanık olmak isterim.
    -Rasim, kağıt kalem verir misin.
    Mustafa Kemal, altın kurlun kalem ile reçete kağıdına bir kroki çizer.
    -Şu tarihte karaya çıktınız. Falanca saate kadar siz şu, biz bu durumda idik. Her şey lehinizde idi; neden şu çizgide durdunuz ve ilerlemediniz?
    -Askerlerimiz çok yorulmuş idi ve dinlendirmek zorunda idik.
    -Bu da Conkbayırı krokisi. Siz falan gün şu istikamette hareket ettiniz ve şu durumu aldınız, niçin ilerlemediniz?
    -Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi, askeri susuz bırakamazdık. Asker susuz kaldı ve durdu. -Görüyorsunuz ki ben bir şey yapmadım; önce yorgunluk sonra susuzluk ordunuzu durdurdu. Birdwood bu mütevazılık karşısında dayanamaz ve Mustafa Kemal’e sarılır;
    -Sizin gibi kahraman ve alçakgönüllü bir general tanımadım. Müsaade ederseniz bu kağıtla kalemi bir anı olarak saklayayım.
    Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’da son kalan paralarıyla Minber’i çıkararak halkı bilinçlendirmeye çalışmaktadırlar. Kurucuları Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Rasim Ferit’tir. Minber, neredeyse her sayısında özgür kurumları, adalet, eşitlik, hürriyet gibi değerleri savunmuştur. İstanbul’daki bu altı aylık süreç içerisinde ustaca bir diplomasi yürüterek, aynı

    zamanda Cumhuriyet dönemindeki üstün siyasi meziyetlerinin de bir nevi stajını yapmış olur. İlk olarak Hükümette görev almak ve Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmeye çalışmıştır. Milletvekilleriyle görüşmeler gerçekleştirmiş, Padişah Vahdettin ile görüşmüş, İtilaf Devletleri ile temas kurmuştur. Gerçek düşüncelerini ve büyük amacını içinde vicdani bir sır olarak saklayarak, türlü akıl oyunlarıyla herkesle, İngilizlerle bile ilişki kurmaktan çekinmemiştir. Ancak tüm bu siyasi girişimlerine rağmen Enver, Talat ve Cemal üçlüsünün yerine birileri geçecek ve ulusalcı siyaset izlenecekse bu ancak Kemal, Fethi ve Rauf’la mümkün olabilecektir. Ancak görülmüştür ki ulusalcı siyaset kimsenin umurunda değildir. Ne Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda bir hükümet ne de kendisi Harbiye Nazırlığına atanır. Padişahla yaptığı görüşmelerden de bir sonuç alamaz. Padişahla sık sık görüşmesi, hükümette yer almak istemesi ve gazetelere verdiği demeçler yavaştan dikkat çekmeye başlamıştır. Atatürk de boş durmamış, yaptığı diplomatik hamleler yanında bir de kurtuluş ekibi oluşturmuştur. Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Refet Bele, İsmet İnönü ve Kazım Karabekir. Önce Pera Palas, sonra Fansa’ların evi ve Şili’deki evde gizli toplantılar yapılarak, Anadolu’ya geçmenin planları yapılmıştır.
    -Millet ve ordu padişahtan habersizdir. Sadece geleneğe dayanan bir saygı besler. Vatanı kurtarmak önce Halife’yi kurtarmayı düşünür. Öte yandan kurtuluş çareleri arayanlar İngiltere, Fransa ve İtalya gibi galipleri gücendirmeyi öngörüyorlar. Bu şartlar içinde aydınlar da dahil herkesin aklına gelebilen kurtuluş çareleri, İngiltere veya Amerika’nın mandasını, koruyuculuğunu kabul etmekten ibaret.
    Ali Fuat söze girer,
    -Milli direnişi, Anadolu’dan idare etmek kolay olmayacaktır. Birçok yüksek mevki sahibi kişiyle görüştük ve konuştuk. Yalnızca Rauf Orbay, Refet Bele ve bazı fırka komutanları ile erkan-ı harp reisleri Anadolu’da bilfiil görev almayı kabul ettiler. Diğerleri aynı cesareti gösteremiyorlar. Tereddüt ederek, türlü türlü görüşler ileri sürüyorlar.
    Rauf Orbay;
    -İstanbul, artık sokaklarında dahi rahat dolaşıp nefes alınabilecek bir şehir değildir.
    Mustafa Kemal, tekrar derin düşüncelerdedir.
    -İstanbul sokakları İtilaf ordularının süngülü askerleriyle dolu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görülmeyecek kadar örtmüşler. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerini duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gidip geliyorlar. Her türlü ihtiyata rağmen saldırış ve sataşma sahneleri eksik değil. Koskoca İstanbul’un ve yüz binlere halkın sesleri kısılmış bir halde. Çok şaşılacak şeydir ki, ayaklar altında çiğnenen bir şehirde, hala bir saltanat, bir hükümet, bir varlık bulunduğunu sananlar var.
    Ali Fuat da dalgınlaşır;
    -Dolmabahçe önünde demirlemiş olan İtilaf savaş gemilerini gördüm bugün. İçime bir hüzün çöktü. Biz dört yıl (I.Dünya Savaşı) bunun için mi dövüşüp, kan döktük. Sanki mağlubiyetin tek sorumlusu ben mişim gibi geliyor. Kör olası talih bizi düşmanlarımız karşısında bu kadar aciz mi bırakacaktı.
    -Anadolu’dan haber var mı Fuat.
    -Adana’dan ayrıldığınız günden beridir işler karışık. Anadolu’ya anarşi hakim.
    -Bu hiç iyi değil. Galip devletlerin sözünde durmayacakları en başından bellidir. 7.maddeyi diledikleri gibi ve kendi menfaatleri uğruna kullanacaklarına zaten hiç şüphem yoktu. Durum şimdi daha da nazik bir hal almıştır. Düşmanlarımız terhisi çabuklaştırmak, depolardaki silah ve harp malzemesini bir an evvel ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu andan itibaren de bize uygun gördükleri korkunç uygulamalarını açığa vuracaklardır. Tek çıkar yol, bir milli direniş hareketi yaratmaktır. Ordu ile millet el ele vermeli ve beraberce hareket etmelidir. Fuat not al diyeceklerimi;

    -Dinliyorum Paşam!
    -Ordunun terhisi derhal durdurulacak. 2.Yurdun savunulması için gereken silah, cephane ve teçhizat düşmana verilmeyecek. 3.Genç ve kuvvetli komutanlar kıtaları başlarında bulunacak, İstanbul’dakiler Anadolu’ya gönderilecek 4.Mili direnişe taraftar, idare amirleri yerlerinde kalmalı. 5.İllerde particilik adı altındaki kardeş mücadelesi engellenmeli.
    6.Halkın maneviyatı yükseltilmeli.
    Geceleri ışıkları sönmeyen Şişli’deki o evde alınan Milli Direniş Kararları, Kurtuluş Savaşı’nın ilk gizli planlarıdır. Atatürk’ün, daha en başında kurmuş olduğu varsayımı direnişin İstanbul’dan örgütlenemeyeceğidir. Ve bu altı aylık süreçte bu varsayımını gözlemlerle test etmiş, doğrulandığını görünce bunu bir kuram olarak kabul ederek Anadolu’ya geçme kararı almıştır. Bu sıralarda Karadeniz’de karışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Orduların terhis işlemi çok yavaş gitmektedir. Amiral Calthopre, Damat Ferit’e resmi yazı yollamış ve Padişah Vahdettin’le görüşmüştür. Etekleri tutuşan Damat Ferit, İçişleri Bakanı ile görüşerek İngilizlerin notasını teyit eder. Sessizliğin bir an evvel sağlanabilmesi için olay yerine geniş yetkilere sahip birinin gönderilmesi ve bölgedeki direniş unsurlarının sona erdirilmesi gerekmektedir. Anadolu’ya geçerek vatanı kurtarma planları yapan Atatürk’e böyle bir fırsat, adeta altın tepside sunulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk dahi şu sözlerle şaşkınlığını ifade etmiştir; “Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.”
    19 Mayıs bir mihenk taşı, bir sembol tarih ve bir büyük uyanıştır. Gelecek nesillere, yani bizlere, emperyalizme karşı verilen ilk ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anımsatan bir sembol...
  • Canımı acıtan ne biliyor musun “Ben senin mutluluğunu istiyorum” dedi ve aldı gitti.

    Elveda dercesine bakan gözlerine eyvallah dercesine çeker giderim be güzelim.
    Biliyor musun be arkadaşım bazen merhaba diyemediklerimize hoşçakal diye fısıldarız.

    Şunu bilmelisin ki ben hava soğuyunca değil, senden soğuyunca üşüdüm. Elveda…
    En çok da, en zor zamanımda sana ihtiyacım olan bu sessiz gecelerde terk etmen koydu.

    Gidişin bir ambulansın siren sesine benziyordu yol vermekten başka çarem kalmadı.
    Unutma! Nasıl sensizliği ben yaratmadımsa tadacağın bensizlikte benim eserim olmayacak.

    Ekmeğime hoşçakal sürdün ya sen, ben şimdi ‘aşk’ karınla; sana, ne şiirler yazarım.
    Unutmak zaman ister demiştim, yanılmışım. Zaman değil yürek istiyormuş. O da sende kaldı…

    Gitmek istiyorsa, bırak gitsin! Aklı seninle olmayanın bedeni yanında olmuş ne yazar?
  • Evet, acı çekiyorum, Evet çok özlüyorum. Evet, ulan evet onu unutamıyorum. Kime ne? Sormayın artık bana nasılsın? Diye. Boş verin, ben iyiyim işte.
  • +"Ben tercümanım, bu beyefendi de fransız askerlerinin kumandanı"
    -"Neydi yanındaki adamın adı?..."
    +"Mösyö Hiram Başçavuş!"
    -"Yoksa ehli müslim gırıp geçiren Gâvur gumandan mı?..."
    +"Lütfen biraz edepli konuşunuz!"
    -"Siz edepliydiniz de, ne işiniz var topraklarımızda?..."
    Adam her seferinde yanındaki ile konuşup öyle cevap veriyordu.
    +"Duyduğum sözleri aynısını söylersem mösyö hiram çok kızacak ama!
    -"Kızarsa kızsın pezevenk!"