Çilek dolunayı
Çilek dolunayı Bu yılki Çilek Dolunayı 29 Haziran'ı 30 Haziran'a bağlayan gece gerçekleşecek. Türkiye saatiyle net zirve noktasına 30 Haziran Salı sabahi saat 03:57 civarında ulaşacak. Yani en parlak ve net halini görmek istersen, 29 Haziran Pazartesi gecesi gökyüzünü takip edebilirsin. Astrolojik olarak da bu dolunay Oğlak burcunda gerçekleşiyor. Yay burcundaki o hareketli, sabırsız ve iyimser havadan sonra, Oğlak burcunun getirdiği o net, sorumluluk sahibi ve "emeklerimin karşılığını alma zamanı" enerjisi gökyüzüne hakim olacak. Kökeni Nereden Geliyor? Bu isim, Kuzey Amerika'da yaşamış olan yerli kabilelerden (özellikle Algonquin yerlilerinden) günümüze ulaşmıştır. Haziran ayı, o coğrafyada yabani çileklerin olgunlaşma ve hasat edilme zamanıdır. Yerliler de zamanı ve mevsimleri takip edebilmek için bu dönemde gerçekleşen dolunaya "Çilek Dolunayı" adını vermişlerdir. Avrupa'da ise bu dönem gül hasadına denk geldiği için Gül Dolunayı (Rose Moon) ya da balların toplandığı zaman olduğu için Bal Dolunayı (Honey Moon) olarak da bilinir. Ay Gerçekten Pembe veya Kırmızı mı Görünür? Genellikle hayır, Ay normal beyaz/gri tonlarında görünür. Ancak iki istisna vardır: Ufka Yakınken: Ay gökyüzünde yükselirken ufka yakın olduğu anlarda, ışığı daha kalın bir atmosfer tabakasından geçer. Bu durum mavi ışığı dağıtırken kırmızı/turuncu ışığın geçmesine izin verir. İşte tam o dakikalarda Ay, hafif pembemsi, sıcak bir kehribar veya altın sarısı rengini alabilir. Yaz Gündönümü Etkisi: Haziran dolunayı, Güneş'in gökyüzünde en yüksekte olduğu yaz gündönümüne (21 Haziran) çok yakın gerçekleşir. Güneş yüksekte olunca, dolunay gökyüzünde normalden daha alçak bir yay çizer. Bu da onun atmosfer nedeniyle gece boyunca daha kızıl veya sarımsı görünme ihtimalini artırır. Astroloji ve Enerjisel
Formülün Dışındaki Kızlar
Önümdeki masada duran boşanma dilekçesinin "Geçimsizlik Nedenleri" kısmına bakıyordum. Otuz yaşındaydım, yedi yıldır avukatlık yapıyordum ama adliye koridorlarında geçen bunca zamana rağmen bazı kelimeler hala ilk günkü gibi canımı yakabiliyordu. Müvekkilim, kucağında iki aylık kızıyla karşımda oturan yorgun bir kadındı. Dilekçede tam olarak şöyle yazıyordu: “Davalı koca, müvekkilin erkek çocuk doğuramamasını gerekçe göstererek müşterek konutu terk etmiş, müvekkile psikolojik şiddet uygulamıştır…” Dosyayı yavaşça kapattım. Antalya Adliyesi'nin dördüncü katındaki ofisimin penceresinden dışarıya, uzaklardaki Beydağları'na doğru baktım. Hava sıcaktı ama o kelimeler beni bir anda yirmi yıl öncesine, Elmalı’nın o buz gibi, ahşap kokulu gecelerine götürdü. Kendi çocukluğumun kokusu, burnuma bir kez daha toprak tadıyla karışık havuç ve fındık kokusu olarak geri geldi. Bizim eve fındık, fıstık ve havuç hep çuvalla girerdi. On yaşındaydım ve o güne kadar babam Mücahit’in dünya çapındaki gizli bir sincap örgütünün lideri falan olduğunu sanıyordum. Çünkü normal bir insan, oturma odasının köşesine her hafta yeni bir Antep fıstığı veya fındık çuvalı yığmazdı. Babam kamyonu kapıya yanaştırıp kasaları indirdiğinde, annem Zehra mutfakta içini çeker, Elmalı usulü bir tevekkülle başını sallardı. Babam ise gözleri parlayarak içeri girer, "Bak hanım," derdi, "bu seferki havuçlar özel. Alanya’dan getirttim. Suyunu sıkıp içeceksin, fındıkları da kavurmadan yiyeceksin ki şifası kaçmasın. Bu sefer olacak, hissediyorum." Annem ellerini önlüğüne siler, o her zamanki sakin ama bıkkın sesiyle mırıldanırdı: "Bey, Allah’ın emri bu... Mutfakta aş pişer, çocuk pişmez. Yemekle, çerezle olacak iş değil bu, anla gari." Ben o zamanlar bu konuşmaları bir tür gizli yemek tarifi zannederdim. Evde sürekli
Duygu ve Düşünce
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
#𝙎𝙀𝘽𝙀_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎𝙞_𝙏𝙀𝙁𝙎𝙞𝙍☝️ 🌀 Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Onunla sabah gidişte bir aylık, akşam dönüşte de bir aylık yol alırdı. Erimiş bakırı onun için kaynağından sel gibi akıttık. Cinlerden de, Rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim emrimizden biraz sapsa, ona hemen çok yakıcı ateş azabından tattırırdık. 12 Cinler Süleyman’ın isteğine göre mâbetler, kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, leğenler, yerinden sökülemez sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Dâvûd ailesi! Allah’a şükür olacak ameller işleyin. Doğrusu kullarımdan gereği gibi şükredenler pek azdır. 13 #Tefsir: 📖 📖 Bu âyetlerde de dünya nimetleri ve saltanatı bakımından Hz. Süleyman’a verilen hususi lutuflardan bahsedilir. Şöyle ki: Birincisi; Cenâb-ı Hak rüzgârı onun emrine boyun eğdirmişti. Süleyman (a.s.) seyahatlerini onunla yapardı. Sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü de bir aylık mesâfe idi. Âyette geçen اَلْغُدُوُّ (ğudüv) kelimesi sabahtan öğleye kadarki, اَلرَّوَاحُ (ravâh) kelimesi de öğleden güneşin batımına kadarki zaman dilimini ifade eder. Anlaşılan o ki Hz. Süleyman bir gün içerisinde birkaç saatlik bir mesai ile, o zamana göre normal şartlarda iki ay sürecek bir seyahati gerçekleştirebiliyordu. Demek ki rüzgâr onun için günümüzdeki uçak seviyesinde bir ulaşım aracı vazifesi görmekteydi. İkincisi; onun için bakır madeni, bir kaynaktan suyun akması gibi, eritilip akıtılmıştı. Dolayısıyla tarihte eritilmiş bakırı ilk kullanan kişi, Hz. Süleyman olmuştur. Üçüncüsü; Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan insanlar olduğu gibi, onun önünde ve kontrolünde çalışan bir kısım cinler de vardı. Bunlar, insanlara göre daha güçlü, kuvvetli ve maharetli olduklarından Süleyman (a.s.) ağır ve zor işleri onlara yaptırırdı. Âyet-i kerîmede onların: › مَحَار۪يبُ
Nerede olursam olayım içimde bir parça hüzün taşıyorum.Eskiden sürekli dinlediğim bir şarkının çalmasıyla , tek başıma oturup uzun uzun etrafı izlerken ya da -en acısı bu olmalı- hiçbir sebep olmayan anlarda. Hep bir olmamışlıkla mücadele ettiğimi hissediyorum. Arıyorum. Her fırsat bulduğumda arıyorum. İhtimaller üzerine kafa yoruyorum. Neden böyle hissediyorum diyorum kendi kendime. Takdir edersiniz ki cevabını hiçbir zaman bulamadım. Sanırım bulamayacağım. Bu normal mi? Herkes aynı mı hissediyor bilmiyorum. Tek bildiğim tıpkı şimdi olduğu gibi çok yorulduğum. Bazı dönemler tüm bu karmaşayı halı altına süpürerek baş ettiğimi zannediyordum. Sonra bir an geliyor. Küçük bir an. Sil baştan her şeyi ilmek ilmek tekrar yaşıyorum. Bu anlarda yapabildiğim tek şey yazmak. Telefonumda, defterlerimde böyle kaç tane daha yazı olduğunu görseniz şaşırırsınız. Bir sonraki ana kadar görüşmek üzere 🫱🏿‍🫲🏽
DOMINANCE – SUBMISSION Ben buna kısaca “Punish me sendromu” diyorum. Uzun yıllar bir erkeği sadece içimde yaşadım. Onu gerçek haliyle değil, zihnimde büyüttüğüm haliyle sevdim. Bekledim, sustum, çoğu şeyi içimde biriktirdim. Ve bu uzun bekleyişin içinde aşk, benim için “sakin bir his” olmaktan çıktı.İçimde nabzı olan bir şeye dönüştü; yaklaştıkça derinleşen, uzaklaştıkça büyüyen bir çekime,daha çok yoğun, kontrolü zor, beni tamamen ele geçiren... Onunla gerçek bir yakınlık ihtimali doğduğunda ise, içimde bir şey “normal” olanı yeterli bulmadı. Çünkü ben zaten yıllarca normal bir yerden değil, hayal gücümün en uç yerinden sevmiştim. O yüzden yakınlık başladığında sıradan bir temas değil; tamamen teslim olabileceğim, kendimi bırakabileceğim bir deneyim aradım. Kamçı, kelepçe, kölelik gibi imgeler benim için fiziksel şeylerden çok daha fazlasıydı. Ben yıllarca duyguyu tek başıma taşıdığım için, birine gerçekten yaklaştığımda “ben artık taşımak istemiyorum” noktasına geldim. Bazen sevginin sıradan bir şekilde yaşanmasına inanamıyorum. Çünkü içimde büyüttüğüm aşk hep aşırıydı, hep yoğundu, hep uçlardaydı. Ama zamanla şunu fark etmeye başladım: Benim istediğim şey aslında acı ya da sertlik değil. Benim istediğim şey; tam teslimiyet, görülmek ve kontrolü güvenle bırakabilmek. Bazen içimde yükselen şey sadece aşk değil; teslim olma isteğiyle karışmış bir çekim. Ve o çekim bazen şu cümleye dönüşüyor: “Beni biraz daha yakına çek… ama ben kendi isteğimle sende eriyeyim.”
Yavru kedinin ölümü
Normal hayatta iyilik yapma fırsatım varken yapmam gerekirken, bir anlık tereddütle o an yapamamıştım ve bu durum için kendimi çok suçlamıştım. Keşke yardım etseydim diye defalarca söylenip durdum. İnsanlık neden bu kadar duyarsız, hiç anlamıyorum. Yavru bir kedi öldü, kimse oralı değil, kimse bakmıyor. İnsanlar yürüyüp geçiyor, bazıları neredeyse basıp gidecekti. Dayanamadım, yavru kedinin üstünü örttüm poşetle, kenarlarına taşlar koydum. Elimdeki birkaç çiçeği de yanına bıraktım, sonra da başında durup dua ettim. Küçücük bir canın bedeni sokakta öylesine çürümeye bırakıldı ve kimse dönüp bakmıyor. Ben bu kadar üzülmüşken neden diğerleri bu kadar umursamaz oldu? Yoksa onlar mı eksik, yoksa ben mi fazla abartıyorum?😥😓