Bir rejimin meşrû olabilmesi için yalnız halkın egemenliğine dayanması değil, adalete de uygun olması gerekir. Eğer hükümet, kişilerin tabiî haklarını öteki kişilerin özgürlüğünü sağlamak için sınırlama ihtiyacından doğuyorsa, o zaman bu sınırlamanın neye göre yapılacağı sorunu vardır ki, bunu kişilerin kendileri belirleyemezler.Mutlak olarak tabiî hakları olan kişi bu sınırları kabul etmemek eğilimindedir.Hakların sınırlarını belirleyen kanunlar kişilere bırakılırsa, bunun sonucu ya anarşi ya da çoğunluğun azınlık üzerine iradesini zorlaması olur.
İlerlemenin baş koşulu özgürlüktür. Devletin çöküşünün ve Avrupa devletlerinin karışmalarının nedeni olan kötü yönetimin asıl nedeni özgürlük yokluğudur. Özgürlük olmayan bir ortamda reformlar yapılamaz. Asıl gerekli olan, sürekliliği garanti edilecek bir özgürlük rejiminin kurulmasıdır. Bu, padişahın bağımsızlığını kaldırmak demek olmadığı gibi, halkı dinlerinden ve geleneklerinden yoksunlaştırmak demek de değildir. Özgürlükçü bir yönetimin kurulması, içteki hastalıkları tedavi edecek, Avrupa devletleriyle ilişkileri normalleştirecek, Müslümanlar için de hayırlı olacaktır. Çünkü adalet her yerde birdir, evrenseldir.
Basın sadece gazete çıkarma demek değildir. 1831'de Takvîm-i Vakayi'nin
çıkmasıyla basının başladığı söylenemez. Çünkü bu gazete bir havadis kâğıdı, padişahın reformlarını tanıtmaya çalışan resmi bir yayındı, o kadar. 1840'ta ilk özel gazete olan Ceride-i havadis ise bir Türk gazetecisi tarafindan değil, diplomatik bir olay dolayısıyla İngiliz ticaret ve gazete muhabirliği yapan bir İngiliz tarafından başlatılmış, muhtemel olarak yazarları Ermeniler olmuştur.
Medrese diliyle halk dili arasındaki uçurum, halkın ortodoks Müslümanlık'tan uzak kalmasına nasıl yol açmışsa, medreseyi de Türk diline yabancılaştırmıştır. Medrese, düşün hayatını tekeline alması sonucunda, yalnız halk diline yabancı kalmamış, yeni düşün biçimlerine de kendini uyduramamıştır.