Yönetilenlerin yönetme işine katılması, Osmanlı geleneğine yabancı bir tutumdur. Bu gelenekte, reâyâ adına âyân ve hânedanlanı hükümette söz sahibi etmek bile Osmanlı egemenliğini parçalamak anlamına gelir.
Sırplar arasında ilk karşı koyma akımı Osmanlı yönetimi altında yaşamaya
karşı değil, Rum Kilisesi ile derebeylere, eşkıyaya ve onları kullanan Osmanlı aracılarına karşı olarak başlamıştır.
Avrupa devletleriyle iki yanlı diplomasi ilişkilerinin başlamasıyla Bâb-ı Âli'nin dışişleri çoğalınca orada ve donanmada açılan tercümanlıklara da, bazıları Avrupa'da eğitim görmüş, Batı dilleri bilen Rumlar tayin ediliyordu. Birincisi bir çeşit dışişleri bakanlığı genel sekreterliği gibi önemli bir görevdi. 1793'te Londra, Viyana, Berlin ve Madrid'de elçilikler açıldığı zaman da elçi yardımcılıklarına Hıristiyan Rumlar atanmıştı.
Osmanlı egemenliği altında hilâfete karşı tek güç olarak sadece Bektaşîlik
kalmıştı. Fakat bu İslâm sapkınlığı (heresy'si), aslındaki doktrin saflığını yitirdikten başka, hilafete değil, sultanlığa düşman durumuna gelmiş olan yeniçeri esnafının ve muhtemel olarak derebeylik akımlarının içine karışmakla kendini tek başına hilâfet gücünün hedefi durumuna getirmek gibi ileride içinden çıkılamayacak bir çıkmaz yola sokmuş, devrimsel bir rol oynama olanaklarını yitirmişti. Şimdi sarayın tutacağı yol hilafete sanlarak hem Bektaşi yeniçerliğine, hem de derebeyliğe karşı mutlak bir monark üstünlüğünü sağlamak olacaktı.