Geri Bildirim
  • Duygusallığın aşırısı zarardır. Duygularına hakim olamayan kişi; Vatanını da satar, dinini de. Daha önemlisi bunun farkında bile olmaz...
    ----------------- Duygusallık Hakkında -----------------
    Erkeğin kendine göre, kadının da kendine göre zaafları vardır. Fakat şunu unutmamak lazımdır ki, her varlık kendi konumunda güzeldir. Her gülün dikeni olduğu gibi, her güzelliğin de yan etkileri vardır. Yüce Yaratıcı, erkek ve kadınların mevcut zaaf taraflarının olacağını bildiği halde, onların her bir nevi için ayrı donanımlar lütfetmiştir. İlahî hikmet, her iki taraf için uygun gördüğü maddî-manevî donanımların faydalarını, olumsuz yan etkilerinin zararlarından çok daha fazla olduğunu görmüş ve ona göre yaratmıştır.

    Kadınlar genel olarak psikolojik ve biyolojik yapısı itibariyle erkeklerden daha zayıftır. Kadınların büyük çoğunluğu, erkeklerden fizikî güç bakımından daha zayıf olduğu gibi, coşkun halde taşıdığı duygusallık itibariyle de erkeklerden daha zayıf, duygularına daha fazla boyun eğen, daha fazla duygusal hareket eden bir konumdadır.

    Bu duyguların yaratıcı tarafından verilmesinin en önemli hikmeti, onun annelik vasfına yöneliktir. Bu sayede o bir şefkat kahramanı olabilmektedir. Ancak, birer his ve duygudan ibaret olan şefkat, merhamet, yufka yüreklilik, feragat gibi duyguların yan etkileri de vardır. Şefkatini yanlış kullanan, merhametini su-i istimal eden kadınların, akıldan ziyade hislerinin esiri olmaları söz konusudur. Bu duyguların alt grupları, bazen sabırsızlığı, fevri hareket etmeyi, öfkeyle kalkmayı, aklı devreden çıkarmışçasına, anlık heyecanın rüzgârına kaptırmayı beraberinde getirmektedir.

    Hadis-i şerifte, “cömertlik ile cesaretin erkekler için birer fazilet, kadınlar için ise pek iyi olmayan birer özellik" olarak değerlendirilmiştir. Bu da kadının zaaf taraflarıyla ilgilidir. Fazla cesaretli olan kadın, tehlikeli yerlere gidebilir ve kendini koruyacak gücü de olmadığı için, kendini bilmez beyinsizlerin tacizine uğrayabilir. Fazla cömertlik de, -özellikle tarih boyunca çalışmayan kadınların- eşinin, malı hangi sıkıntılarla kazandığını düşünmeden, rahatlıkla savurganlık yapabilir.

    Erkek ve Kadın her iki cins de farklı özelliklerle donatıldıklarındandır ki, Kur’ân-ı Kerim’de onlara bir kul olma kimliği altında aile ortamında yüklenen vazifeler de farklıdır.

    Bediüzzaman Hazretleri, Hanımlar Rehberi isimli eserinde evlilik kurumu içinde “kadında sadakat ve emniyet, erkekte ise cesaret ve sahavet (cömertlik) en temel özelliktir” der. Çünkü kadın ailenin iç işlerinden sorumlu idareci konumunda eşinin sahip olduğu her şeyin malının, evlâdının… korunması ile vazifeli bir memurdur. O yüzden eşine sadık olmalı, güven kırıcı hallerden çekinmelidir.

    Erkek ise, eşini himaye etmek yani korumak, ona merhamet etmek ve hürmet göstermekle vazifelidir. Bu vazifeleri kadın ve erkeğin fıtratı istediği gibi aynı zamanda Kur’ân ve hadislerle de belirlenmiştir.

    “Allah’ın gazabından fazla gazap göstermek, yahut Allah’ın şefkatinden fazla şefkat göstermek” de asla doğru değildir. Her olayda, Allah’ın âdil gazabını veya lütufkâr şefkatini görüp ona teslim olmak, kalp ve ruhun selameti için vazgeçilmez bir yoldur.

    (Sorularla islamiyet)
  • Öfkelendiğinde öfkesini zorla tutabilen, şu veya bu şekilde, zorlama veya tekellüften sonra bütün bunları başarabilen kimseye de yumuşak huylu diyebilir miyiz ? Diyemeyiz, mümkün değildir. Ne zorla cömertlik yapana cömert, yani sahi diyebiliriz, ne de zorla baskı altında öfkesini yenebilen kimseye sakin, sükunetli, hilm sahibi, yumuşak huylu demek mümkün değildir. Çünkü bu tür hareketler gönülden gelen, içten gelerek yapılan hareketler olarak kabul edilmez.
  • Dört şey eksik olmasın sizden; zeka ve asalet, cömertlik ve iyilikseverlik.

    Dört şey uzak olsun sizden; iradesizlik ve namertlik,
    cimrilik ve kötücüllük.
  • 22 – HACE MUHAMMED BAKİBİLLAH (K.S.) Tarih: 1563-1603

    Silsile-i Saadatın yirmi ikincisidir. Büyük veli İmâm–ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin hocasıdır. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, H.971 (M. 1563) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. H.1012 (M. 1603) de Delhi’de kırk yaşında iken vefat etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanındadır. Orta boylu, kırmızı benizli,seyrek sakallı idi. Gençliğinde ilim tahsili için Kâbil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve akli ilimleri, zamanının en büyük alimlerinden olan Mevlânâ Sâdık Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, ilimde en yüksek seviyeye ulaştı. Zâhirî ve bâtinî kemâlat ile mücehhez, cezbe ve ilâhî aşk ile bezenmiş, zühd ve takva ile ma’ruf, cömertlik vasıflarına mâlik bir zat. Hâce Muhammed Bahaü’d-dîn Nakşibend Hazretlerine mânen bağlı olmakla (Üveysî) idiler. Zâhiren ise Mevlâna Hâcegî Emkengî Hazretlerine bağlı idiler.
  • “Cömertlik; sɑdece verdiklerinizle değil, dɑvrɑnışlɑrınızlɑ dɑ ölçülür.”