"Evet, ama senin derdinin bununla alakası yok ki. Sevdiğin bir kadınla evlendin, bir sene bile tamamıyla mesut olamadın. Münevver yatağa düştü, üç senelik hayatını hasta bakıcılığı ile geçirdin. Adada, İsviçre'de ve daha bilmem nerelerde hastanın tedaviye çalıştın. Kadere ne denir?Geçen kış karın vefat etti. Sana bir düşkünlüktür arz oldu. Bir türlü kendini kendini toplayamadın. Hâlâ hasta gibisin. "
"Aziz Bey ellerini birbirine vurdu:Etme, Allah aşkına, seneler amma çabuk geçiyor! Hakkın var ya.Bugün sade dört yaşına yakın çocuğun var, dört beş sene kadar da Feridecikle nişanlı kalmıştın. Ah Kâmran, şu Feride'ye nasıl kıydığını hâlâ aklıma sığdıramıyorum.Çalıkuşu'nun bülbül gibi sesini, gül yüzünü hatırladıkça hâlâ yüreğim sızlar.Aradan on sene geçti, hâlâ benim evin arkasındaki arka bahçeye bakmaya yüreğim tahammül etmez. Hani, ölsem, gitsem seni affetmeyeceğim Kâmran.
- Enişte, tebdilihava için memleketinize davet edilmiş bir hastaya böyle söylenir mi?"
"Sevdanın hiçbiri, bu dul kadın ruh ve vücudunu benim kadar hırpaladığını, yıprattığını zannetmiyorum.Kâmran, biz asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum... Bütün olan, geçen şeylere rağmen, sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin..."
(Feride'nin jurnali (günlük) burada bitiyordu.)
"Zeyniler Mezarlığı'nın karanlığında, rüzgârın sabahlara kadar haykırıp ağladığı uzun gecelerde, çekçek arabalarının ince sesli, yanık çıngıraklarının tirediği boş sahralarda, Söğütlük bahçelerinin ılık iğde kokularıyla dolu yollarında, ben hep seninle yüz yüze, senin hayalinin kollarında yaşadım. Yarın karısı olacağım biçare adam, beni zambak gibi masum bir kız zannediyor, ne yanlış!"