Kırıldım, dağıldım, defalarca parça parça oldum… Öyle anlar vardır ki insan aynaya bakar ama gördüğü yüz kendisine ait değildir; çünkü içten içe dağılmış, kırılmış, yitip gitmiştir. Ben de çok yaşadım bunu. Her darbeden sonra “bir daha toparlanamam” dedim, her düşüşümde “artık bitti” diye fısıldadım kendime. Ama işte hayatın garip bir tarafı var; paramparça oluyorsun ama o parçalar seni yeniden inşa ediyor. Her kırığın aslında yeni bir şeklin başlangıcı oluyor.
Ben kendi parçalarımı tek tek toplarken ellerim titredi, gözyaşlarım düştü, bazen vazgeçmek istedim. Ama fark ettim ki, o parçaları bir araya getiren şey sadece sabır değil, içimdeki inat, hayata meydan okuyan sesimdi. Kendime dedim ki: “Sen zaten kırılmak için doğmadın. Sen yeniden şekillenmek için kırıldın.” O an içimde bir güç belirdi; sessiz ama köklü, sanki yıllardır orada bekliyormuş da ben geç fark etmişim gibi.
Şimdi dönüp geriye bakıyorum… Kırıklarım hâlâ orada. Ama artık onlara acıyla bakmıyorum. Çünkü onlar, ayakta kaldığımın, yeniden başladığımın kanıtı. Benim zırhım, benim hikâyem. Yara izlerim bana çirkinlik katmıyor; aksine beni benzersiz yapıyor. Belki de insanı asıl güzelleştiren şey kusursuzluğu değil, yara izlerinin ardındaki cesarettir.
Ben artık o izlerle barıştım. Çünkü biliyorum, bir gün yeniden kırılırsam, yine toplayacağım kendimi. Ve belki de daha güçlü, daha derin, daha gerçek olacağım.
Artık izlerimle barıştım. Çünkü biliyorum; yeniden kırılırsam yine toparlanırım. Ve her defasında daha güçlü, daha derin, daha kendim olurum