Sabahın ilk ışıkları odaya sızarken, bir yandan uykumun ağır kalıntılarıyla boğuşuyordum, bir yandan zihnimdeki binlerce düşünce birbirine çarpışıyordu. Osho’nun “Devrim” kitabını elime aldım ve sayfaları açtığım anda, sanki uzun süredir içimde biriken sessiz öfke, bastırılmış arzular, korkular ve beklentiler bir anda harekete geçti. Bu devrim, dışarıda olup biten politik ayaklanmalardan, sosyal isyanlardan farklıydı. Bu, kendi içimde başlatmam gereken bir savaş, ama savaş kelimesi eksik kalır; çünkü buradaki mücadele, kırıcı değil, dönüştürücüydü.
Çocukluğumu hatırladım. Farklı olma isteğim, cesaretim, kendi doğrularımı savunma arzularım, çoğu zaman sessizce bastırılmıştı. Ailem, çevrem, toplum, kural kitapları… Hepsi, ben daha doğmadan önce yazılmış gibi üzerimdeydi. Ve yıllar geçtikçe bu kurallar bir zincir haline gelmiş, benim farkında olmadan benim içimi kemirmişti. Osho’nun sözleriyle yüzleşmek, bu zincirleri fark etmek demekti. İlk başta korkutucuydu. Çünkü bir zinciri fark etmek, onu koparmak zorunda olduğunun farkına varmaktır ve bu cesaret ister.
Kitabı okudukça, kendi hayatımda yaptığım küçük devrimleri hatırladım. Bir gün, kendimi eleştirmeyi bırakıp bir hatamı olduğu gibi kabullenmem; bir diğer gün, uzun süredir görmezden geldiğim bir hisse kulak verip onu ifade etmem. Bu küçük adımlar, Osho’nun tarif ettiği içsel devrimin başlangıç noktalarıydı. Yalnızca bir düşünceyi serbest bırakmak bile bir devrimdir, çünkü geçmişin acıları ve korkuların seni yönetmesine izin vermemek, özgürlük yolunda atılmış bir adımdır.
Hatırlıyorum, bir akşam yürüyüşe çıkmıştım. Rüzgar sertti, ama yüzüme çarptığında bir yandan ürperiyor, bir yandan da tüylerim diken diken oluyordu. Bu his bana Osho’yu hatırlattı: Devrim, yalnızca zihinde değil, bedende de hissedilir. Korkuların,