Özge Nur

Özge Nur
@cyclebreaker
Tümüyle mahvolup gitmeden önce, içimdeki insanı bulabilirim. Dostoyevski
İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Örnek, Newton ve kuantum teorisini hatırlattı :)
''Bir silaha rastlayan belli bir insan düşünün. Daha önce böyle bir şeyi ne görmüş, ne de işitmiş olsun. Düşünelim ki, bu insanın, karnını doyurmak veya kendini savunmak için öldürmeye ihtiyacı da olmasın. Adam eğilip silahı yerden alır, evirir çevirir, taşa vurur. Bu nesne nedir? Silahı evine götürür ve ne olduğunu anlamaya çalışır. Namlusundan tuttuğunda onun birşeyleri kırıp ezebildiğini, kendisinin tahtadan yapılmış tokmağından daha iyi işgördüğünü keşfeder. Onun için, bu silah, iyi bir tokmaktır. Onun fikri, teorisi, açık konuşalım, bir işe yarar. Başkaları ona bu acayip nesnenin ne olduğunu sorduklarında, 'tokmak' cevabını deney yoluyla ispat da edebilir... Ve işte burada, pragmatik kriterin limiti tükenir. Bir fikir veya teori 'işlediği'nde, bu, daima bizim gerçekliğini sorguladığımız şeye nisbeten oluyordur. Eğer bizim sığ ve sınırlı niyetlerimiz varsa, keşiflerimiz -ne kadar dahiyane olurlarsa olsunlar- bu asli niyetlerimizden daha büyük olamazlar. ...Tesadüfen silahı bulan adam birilerini öldürmek için daha iyi bir yol arıyor olsaydı, kesinlikle silahın gerçek işlevini keşfedecekti. Onun niyeti, silahı yapanın niyetine denk düşmüş olacaktı. Ve eğer başka biri, pragmatik deliller kullanarak bu silahın ne kadar iyi bir tokmak olduğunu göstermeye çalışsaydı, aynı adam ona gülüp geçecekti. Öyleyse, diyebiliriz ki, bir insan kendi hedeflerinin farkında olmuyorsa, ve hedeflerinin nesnelerde mevcut gerçek amaçlara mukabil düştüğünden emin olmuyorsa, pragmatik kriter, bilginin bir anahtarı olarak pek de kullanışlı değil demektir.'' -J. Needleman, A Sense of Cosmos
sebeplere güvenmeli miyiz?
...güneşin kesin olarak hayatı verme garantisini içinde taşımadığını farkettiğinde, Russell şunları söylemiştir: ''Evcil hayvanlar, genellikle onları besleyen kişiyi gördüklerinde yiyecek beklerler. Bütün bu tekdüzelik beklentilerinin, bizi yanlış yere götürme istidadı taşıdıklarını biliriz. Tavuğu hayatı boyunca her gün besleyen adam, en sonunda boynunu kopartır...''
Yavaşlamayı özlemedik mi?
Modern çağda haz ve hız üzerine kurulu bir tüketim kültürünün içinde yaşıyoruz. İbrahim Kalın
Okuduğum kitapta: ''Mümkin bir ilişki, ne kadar sıklıkla tekrarlanırsa tekrarlansın, mümkin kalır. Tekrarlanırlığı, yani 'istimrar'ı, onun mahiyetini değiştirmez. Bu istimrar, onu zorunlu bir ilişkiye dönüştürmez.'' ifadeleri geçiyordu. Aslında her olay, gerçekleşmesi mümkün olan milyonlarca, hatta sonsuz ihtimalden biri olarak karşımıza çıkıyor. Tekrar tekrar aynı olayların meydana gelmesi, onun zorunlu bir ilişki olduğunu göstermiyor. Örnek verecek olursak; midemizde her gün sindirim işlevinin yerine getirilmesi, sonsuz ihtimalden birinin her gün her gün gerçekleştirildiğini gösteriyor. Fakat biz günümüz insanında şöyle bir düşünce oluşuyor: Zaten onun görevi bu. Böyle söyleyerek meydana gelen olaylara bir zorunluluk atfetmiş oluyoruz. Aynı şeyi insanlar arası ilişkilerimizde de yapıyoruz. Örneğin annemizin her gün bizim için yemek pişirmesi, ev işlerini halletmesi olayı. O gün annemiz gezmek, TV izlemek... gibi binlerce aktivite yapabilecekken bizim için yemek pişirmeyi tercih ediyor. Fakat biz tıpkı yukarıda bahsettiğim gibi ''Zaten onun görevi bu.'' diye düşünerek onun yaptıklarına bir zorunluluk atfetmiş oluyoruz. Ve zorunluluk atfettiğimiz olaylar maalesef ki bizler için değersizleşiyor.