Kirlenmiş bir şeyi nasıl olsa kirli ve yıkanacak deyip daha da kirletiriz ya, hayata da aynı muameleyi yapıyoruz zaman zaman. Kötülüğe elimiz dokunduğunda biraz daha kötüleşip öyle vazgeçiyoruz, dilimiz çirkinleştiğinde fazladan birkaç zehirli cümle daha kurup öyle susuyoruz. İzi kalıyor ruhumuzda vahşetin, kokusu siniyor ömrümüze ilkel cehaletin.
Bir önceki cümleyle vedalaşarak yaşıyoruz.
Devasa bir kıyım bu aslında. Sırada ne varsa
söyleyeceğimiz, yok ederek başlıyor nefes almaya, sonra kendi başına da aynı şey geliyor, yok oluyor. Bunu biz yapıyoruz, biz. Korkudan, yüzleşme korkusundan önceki kendimize dair bütün izleri siliyoruz. Her seferinde yeniden başlamak diye bir şarkı tutturmuşuz, detone bir hayatı senfoni zannedip bas bas bağırıyoruz.
Anlamıyorum, anlayamıyorum. Biz olmaktan bahsedenler ne çok istemiyor biz olmayı. Belki de nasıl biz olunacağını bilmiyorlar. İzansız bir dönem bu. Kimsenin niyeti yok sanki iyiliğe, kardeşliğe. Hatasız gibi görünmek telaşı, sarmaşık misali dolanmış çoğunluğun bünyesine. Gördüğünü zanneden görmüyor, bildiğini söyleyen bilmiyor. Geri vitese takılı gidiyoruz. Demlenme yaşlarıma denk gelmek zorunda mıydı bu pis kokulu yıllar? Sergüzeşt mevsimler yaşıyoruz. Korku doluyuz, endişeliyiz. Çocuklara berbat bir miras bırakmak üzereyiz. Sahiden mecbur muyuz bu karanlığa?
İnsan ne yazarsa yazsın çocukluk kahramanlarını anlatırken eli titriyor. Kişisel tarihin onlar kadar oluyor. Onlar kadar iyi, onlar kadar kötü, onlar kadar mutlu, onlar kadar hüzünlü. Masum günlerimizin sempatik devleri bizi biz ediyor hatırladıkça. Sanki hepsi tek kişi gibi. Bazen anne oluyor bazen baba, bazen bir komşu bazen de ak saçlı bir ev sahibi.