Soğuk kanlı bir teslimiyet içinde olduğu anları seviyordu, yaşadıkları ona kadere inanmayı öğretmişti; her şeyin zamanı geldiğinde ortaya çıktığına, yerli yerine oturduğuna sarsılmaz bir inanç duyuyordu.
"Çözdükçe dolanan bir düğüm gibisin, kendi içinde karmakarışık. Acılardan, kaygılardan bir hırka yapmış sırtına geçirmişsin, bir türlü çıkarmıyorsun. Ben hep senin gözlerinin içine bakıyorum, farkında mısın? Oysa sen sürekli tek kişilik hikâyelerle sürdürüyorsun hayatını, bunun benim için ne kadar kırıcı olduğunu bile göremiyorsun. Üstelik gel benim yaralarımı gör demiyorum sana, içindeki yaraları bana da göster, birlikte bakalım diyorum. Bunu bile yapmıyorsun. Bu kadar yakınındayken, bu kadar uzak olmanın beni kırdığının farkında değilsin, çünkü hep kendine bakıyorsun. Seni tanımasam bencilin biri olduğunu söyleyeceğim. Dilim varmıyor, böyle biri olmadığını biliyorum. Bir kere de benim tarafımdan bakmayı dene, uçurumun kenarında duruyorum. Senin yanlızlığının kıyısında. Beni yanına almıyorsun, benim yanıma da gelmiyorsun. Çok sevdiğin bir ayakkabının ayaklarını vurması gibi, bir gün açılacak ve artık acıtmayacak diyorsun, her seferinde yara bere içinde eve dönüyorsun."
Yaşadıklarınla baş edecek güç bulamadığında birden dalgınlaşıyorsun. Dalgın ve kayıtsız. Böylece ayakta kalabilmeyi umuyorsun. Kendine yabancılaşarak var olmaya çabalıyorsun. Bunun ne kadar acınası ne kadar beyhude olduğunun farkında mısın?