• İlerleyen yıllarda dana dair anılar, yalnız hayatım üzerinde bir yıldız gibi parlayacak.
  • 140 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10 puan
    Kitap, yazarın yayımlanan iki romanından ilki. Öncelikle her durumda ve koşulda okunması gerekiyor çünkü kendisini yazarlığa yeni yeni adım atan biri olarak çok iyi anlıyorum. Bizlerin bir derdi var ve anlatmak istiyoruz. Yazarak! İyiyi ya da kötüyü, iyimser ya da kötümser. Ne olursa olsun. Anlatmak istiyoruz kardeşim! Konuşarak anlatma isteklerimiz susturulduğumuz anlarda içimizde kaldı ve bizler de yazmaya başladık. Hangi çılgın zincir vurabilirdi ki dilimize ve elimize? Şaşardım...

    Aşkın iki rengi vardır; mavi ve kırmızı. Mavinin bütün tonlarını taşıyan aşklar iyiliği, güzelliği ve sonsuzluğu ifade eder. Kırmızı, her zaman her yerde olduğu gibi uyarı ve tehlike işaretidir. Kırmızı kandır! Kırmızı kötüdür! Kırmızı ne kadar yalancıysa mavi o kadar dürüsttür. Renklerin en temizi ve safı temsil edeni beyaz gibi görünse de normalde, aşkta bu renk sadece mavidir. Kitap da mavi ve tonları kadar işte.

    Sade ve duru bir anlatımı var yazarın. Kitaba yaptığım puanlama kesinlikle içimin karamsar tarzından dolayıdır. Yazara klişe olsa da "sorun sende değil, tamamen bende" notumu iletiyorum bütün samimiyetimle. Üniversite yıllarımda bu kitabı okumuş olsaydım çok daha farklı düşünebilirdim. Ama Çağlayan ne yazık ki büyüdü ve kirlendi renkler maalesef. Mavi ile başlayan her aşk zamanla bukalemun gibi renk değiştirip önce mora sonra kırmızıya dönüşünce, ebesinin mavisine kadar yolu var deyip geçtik her seferinde. Suçluyum, suçlular. Üzgün müyüm? Asla :)

    Roman girişinde yapılan felsefi girizgâh çok etkileyiciydi. Kişi ve karakterler çok tanıdık. Ve bu karakterlerin gerek aile, gerek arkadaşlık ve gerekse aşk ilişkileri bir mutluluk abidesi. Benim hayatım asla toz pembe olmadı, onu ben boyadım istediğim her renge ama aşk adına bir mavi yaşamak isteseydim, isteseydiler, isteseydik kesinlikle aşk rengimi bu kitaba boyardım. Yani, Mavi Kadar!

    Güzel bir ütopik aşk romanı okudum ama ben hiçbir romanda da kendi hayatıma rastlamadım, rastlamayacağım. Kanıksamamın da sebebi bu olmalı. Her aşk mavi ile başlar, mavi kadardır. Önemli olan bakalım o mavi zamanla kırmızıya boyanacak mı, boyanmayacak mı meselesidir. İçinde aşka, dostluğa dair umutları olan ve yazarı keşfetmek isteyen herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Siz beni boş verin. Elimde sihirli bir değnek olsa önce aşkın, sonra da dostluğun arkasına geçerek dürterdim o değnekle.Artık her şey Çağlayan Kadar. İyi okumalar :)

    Not: Kitabın PDF formatı mevcuttur. Okumak isteyen arkadaşlarla paylaşabilirim.
  • "Hakikat güneşinin doğmakta olduğuna dair güçlü umutlarım var."
  • Kendisinin en kötü kısımlarıyla kurabileceği en iyi ilişkiyi kurmak. Kim olduğuna dair öğretilenlerle, gerçek kişiliği arasındaki basıncın gelişmesine izin vermek. Sonunda eski benliğin ölüp gitmesi ve yeni içgüdüsel benliğin doğması için çalışmak.
  • 48 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10 puan
    Eğlenceli, nükte dolu, kısacık ve sıcacık bir oyun. Sevgi sözcükleri ve aşkın bayağılığına dair saptamalar ise yerinde. Erkeğin ısrarcılığına da dikkat çekiyor. Tatlı bir mini oyun.
  • 208 syf.
    ·7 günde·10/10 puan
    “Hint mitolojisinde kadının yaratılışı şöyle anlatılır: Tanrı, yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgarın kararsızlığını, tavşanın ürkekliğini buna ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, saksağanın gevezeliğini, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı. Yarattığı kadını sevsin diye erkeğe armağan etti.”
    Toplumsal bilinç erkeği yalın ve kabul edilebilir çizgilerle tanımlarken, herhangi bir bedende eril ya da dişi yeni bedenler üretip, sosyal yaşamın işleyişinde pay sahibi olan ve dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan kadını neden olumsuz öğelerin ağır bastığı karmaşık bir yapıda algılama yönündedir? Özellikle kadınların çok kompleks ve “erkeklerden ne istediğini” bilmediği çoğu zaman da çok şey istediklerine medyada ve söylemlerde çok fazla şahitlik etmişizdir. Evrensel bir nitelik taşıdığı açık olan bu eğilimin, insanın en eski çağlara kadar uzanan büyük geçmişi içinde hep var olmuş mudur? Yoksa toplumların genel gelişim çizgisinin belirli bir aşamasında mı ortaya çıkan nesnel olguların bir yansıması mıdır?
    Pervin Erbil kitabında bu sorularını yanıtlamaktadır. Ona göre kadın varlığının algılanış biçimi ve onun toplumsal biçimde edinmiş olduğu olumsuz konum, öteden beri var olan bir durumu anlatmıyor. Tam tersine insanlığın genel gelişim çizgisi içinde oluşan değişme ve gelişmeleri yansıtıyor. Bu düşünce dahilinde Geç Neolitiğe kadar anaerkil bir sistemin var olduğundan bahseder Erbil. İlk çağlardaki kadının yenilgisini ince ince didikler. Ne zaman ve nasıl ataerkil sisteme boğun eğmiş olduğumuzu gözler önüne serer. Ayrıca ataerkil sistemin kendini meşru kılıp hükmünü sürdürebilmek için hangi yollara nasıl başvurduğunu acı bir şekilde anlatır. Özellikle yazın alanına yansıtılmış olan kadın figürleri, dinlere, mitolojilere yansıtılan kadın figürleri aslında her biri kadının yenilgisini meşru kılmak için atılan adımlardan biriymiş… tabii kadının yenilgisini kabul ettik peki bu tarihte hiç mi göğsümüzü gerek gerek kendilerinden bahsedeceğimiz kişilikler yok, elbette var ama çok sınırlı en azından Erbil birkaç örnek teşkil eden kadınlara da yer vermiş kitabında.
    Kadın-erkek arası eşitsizliğin asıl etkeninin cinsellik olduğunu düşünüyorum ve bu kitapla bir kez daha onaylamış bulunuyorum. Çünkü erkek kadını aşağılarken hep cinselliğini ön plana getirmiş. Hypatia’yı bilir misiniz? Hani Agora filminin işlediği mükemmel kadın figürü. İskenderiye’li filozof, matematikçi ve gökbilimci. Kendisini dönemin önde gelenleri Hypatia’nın kadın olduğu için ve bir anlamda kendi uydurma laflarıyla hakim olan dine karşı bir görüşe sahip olduğu düşüncesiyle kendisini zapt etmeyi hak olarak görmüşlerdir. Hypatia bir gün olağan gezisinden dönerken arabası yolda durdurulur, arabadan indirilir ve Kilise’ye götürülür. Burada önce elbisesi çıkarılarak çırılçıplak soyulur. Sonra “kırık çömlek parçalarıyla” vücudu paramparça edilir. Bu da yetmez, cedesi şehrin dışına çıkarılarak yakılır. Hypatia neden ölümünden önce çırılçıplak soyulmuştur? Öldürüldüğünde Hypatia’nın 415 yılında öldüğünde yaşının 60’lara vardığı görülür. Dolayısıyla “korkunç ölümü sırasında Afrodit’e layık bedeniyle katillerin sadizmini kamçılayan bir genç kız” olmadığını Maria Dzıelska söylüyor. O halde saldırganların hedefi onun cazibesini yitirmiş cinselliği değildir. Peki nedir? Cazibesini yitirse de o hala bir kadın bedenidir ve bu beden, erkek egemen değerlerin kadın için uygun görmediği bilimin, ahlakın, erdemin, felsefenin ve cesaretin tümünü birden üzerinde taşımış bir abidedir. Dolayısıyla sahip olduğu tüm erdemlerinden sıyrılması gerekir. Çırılçıplak bırakılışı çok anlamlıdır ve şu mesajı vermektedir; İşte memelerin, işte kalçaların ve cinsel organın. Sen yalnızca bir kadınsın, yalnızca dişi bir şeytan. Al bakalım! Sonunda Hypatia’yı yok ettiler. Böylece başka Hypatia’ların doğuşunu yüzyıllarca ertelediler, ancak yenileri er geç gelecekti.
    Ayrıca şunu söylemeliyim ki kadın erkek arasında bir eşitliğin olabileceğini sanmıyorum, fakat sunulan belli haklar ve köklü bir eğitimle beraber en azından biz aciz insanların kendi kafasında kurgulamış olduğu eşitlik anlayışıyla beraber biz “öteki” güruhlar olarak insanca yaşama şartlarının belli bir düzeye en azından erkekler kadar oluşturulabileceğini düşünüyorum. Feminist olmama sebebim de zaten buradan kaynaklanıyor; “eşitlik”ten bahsediyoruz ama kimin eşitliği, Ahmet ve Mehmet ya da Ayşe her kafa ayrı bir anlam atfediyor eşitlik kavramına. Böyle bir durumda hepimizin mutluluğunu sağlayabilmek imkansız. Her neyse postmodernizm-modernizm tartışmalarına girmeme lüzum yok fakat şunu söylemeliyim ki Feminizm hareketi biz insanların ortaya atmış olduğu en makul kuramlardan birisi bence. Erbil’in kitabında Feminizm’e dair hiçbir şeyden bahsetmemesine rağmen bunun ne kadar gerekli ve ehemmiyetli olduğunu anladım. Dili ve üslubu hiç yorucu değildi, kitap akıp gidiyor arkadaşlar, zaten öteki* kesimdenseniz kesin ilginizi çekiyor. Kesinlikle ama kesinlikle her kesimden insanın, hem geçmişini hem bugününü hem de geleceğini anlamlandırması ve yeniden şekillendirmesi bakımından okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
  • İmam Suyuti’nin İbn Arabi’ye Dair Bir Risalesi

    https://www.ilimcephesi.com/...ir-bir-risalesi/amp/