Durmuş Ali ÖZBEK

Durmuş Ali ÖZBEK
@dalice
64 okur puanı
Kasım 2022 tarihinde katıldı
Reklam
GÖLGEYİ ARAYAN KADIN –Öykü-
Her sabah aynı saatte uyanır, kahvesini alıp pencerenin önüne otururdu. İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken, içindeki boşluk sanki o gökle yarışırdı. 35 yaşında, bir reklam ajansında metin yazarıydı. Günleri toplantılar, son teslim tarihleri ve bitmeyen bildirimlerle doluydu. Ama son zamanlarda, telefonunu eline aldığında, ekranın ötesinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Sanki biri, onun hayatından bir parçayı çalıp gitmişti. Bir akşam, ofisten çıkıp eve yürürken, telefonunda eski bir mesaj bildirimi gördü. Gönderen: "Bilinmeyen Numara." Mesaj, tek kelimeydi: "Unuttun." Kalbi birden hızlandı. Kimdi bu? Yanlış numara mıydı, yoksa bir şaka mı? Mesajı silmeyi düşündü, ama bir şey onu durdurdu. O kelime, "Unuttun." beyninde yankılanıyordu. Eve vardığında, eski kutuları karıştırmaya başladı. Yıllar önce, lise arkadaşlarıyla yazdığı mektuplar, sararmış fotoğraflar... ve sonra, bir not defteri. Sayfalarında, 20’li yaşlarının başında yazdığı hayaller vardı: bir roman yazmak, dünyayı gezmek, özgür olmak. Ama en çok, bir isim dikkatini çekti: Zeynep. Çocukluk arkadaşı, bir zamanlar gölgesi gibi peşinden ayrılmayan Zeynep. Üniversitede yolları ayrılmış, sonra bir kavga, bir sessizlik... ve Zeynep’i tamamen unutmuştu. Devamı için>> medyaermenek.blogspot.com/2025/06/golgeyi...
Edebiyat
SADAKAT VE BEDEL
Tepelerin arasında, küçük bir kasabada, yaşlı bir adam olan Hüseyin Dede yaşardı. Hüseyin Dede’nin en yakın dostu, sadık köpeği Karabaş’tı. Karabaş, ne bir cins köpek ne de gösterişli bir hayvandı. Ama gözlerinde öyle bir vefa vardı ki, kasabalılar onun Hüseyin Dede’yle olan bağını konuşurdu. Karabaş, dedenin gölgesi gibiydi; tarlaya giderken peşinden koşar, akşamları sobanın başında onunla sessizce otururdu. Bir gün kasabaya yabancı Cemal adında bir adam geldi. Şık kıyafetleri, parlak ayakkabıları ve kibirli bir gülümsemesi vardı. Kasabalılara, büyük şehirde zengin bir iş insanı olduğunu, ama buralarda “gerçek” bir dost aradığını söyledi. Gözü Karabaş’a takıldı. “Bu köpek başka,” dedi Hüseyin Dede’ye. “Sana ne istersen vereyim, sat bunu bana.” Hüseyin Dede güldü. “Karabaş satılık değil, evlat. O benim dostum, can yoldaşım. Para onun değerini ölçemez.” Cemal ısrarcıydı. Cebinden kalın bir deste para çıkardı, sonra bir araba anahtarı, en son da şehirdeki bir evin tapusunu masaya koydu. “Seç birini.” dedi. “Karabaş’ı alayım.” Dede’nin gözleri bulutlandı. “Evlat,” dedi, “sadakati para için satan, sattığı kişinin köpeği olur. Karabaş’ın dostluğu, senin paranın alamayacağı kadar büyük.” Cemal alaycı bir kahkaha attı. “Görelim bakalım,” dedi ve kasabadan ayrıldı. medyaermenek.blogspot.com/2025/06/sadakat...
İnsan ve Hayat
RÜZGÂRIN OKŞADIĞI HAZİNE
Gün batarken, tepelerin ardında turuncu bir ışık süzülüyordu. Küçük bir köyde, taş duvarlı mütevazı bir evde yaşayan Bahtiyar, her akşam olduğu gibi kapısının önündeki tahta banka oturmuş, ufka bakıyordu. Elinde, yılların yorduğu bir tahta kaşıkla, toprak kasesinden aldığı son lokma çorbayı ağzına götürdü. Çorbanın buğusu, serin akşam havasında usulca yükseliyordu. Bahtiyar’ın yüzünde ne bir eksiklik ne de bir telaş vardı; yalnızca dingin bir gülümseme. Bahtiyar, köyün en yoksul adamıydı. Ne tarlası, ne sürüsü, ne de altınla dolu sandıkları, ne de bankalarda parası vardı. Ama köyde onun kadar huzurlu bir adam da yoktu. Komşuları, pazarda ipekler, altınlar peşinde koşar, daha büyük ahırlar, daha geniş evler düşlerken, Bahtiyar’ın hayalleri başka bir dünyadaydı. Onun hazinesi, sabahları dallarda ötüşen kuşların şarkısı, tarladan dönen bir köylünün “Bahtiyar, bu akşam bize gelsene!” diye seslenişi, ya da bir çocuğun koşarken attığı kahkahaydı. Bir gün, köyün zengin tüccarı Halim Bey, atının üstünde, süslü kaftanıyla Bahtiyar’ın evinin önünden geçti. Yanında birkaç hizmetkâr, ellerinde hediyelerle dolu sepetler vardı. Halim Bey, Bahtiyar’ın bankta oturmuş, elma ağacının gölgesinde bir türkü mırıldandığını görünce durdu. “Bahtiyar!” dedi, kaşlarını çatarak. “Bu köyde herkes bir şeyler kazanmanın peşinde, sen neyi kovalıyorsun? Bu fakirlikte nasıl böyle neşeli olabiliyorsun?” dedi. Bahtiyar, gülümseyerek başını kaldırdı. “Halim Bey,” dedi. “Ben hiçbir şeyi kovalamıyorum. Koşarsan, rüzgârı hissedemezsin. Oturursan, o gelir, yüzünü okşar. Benim zenginliğim, şu an burada, bu bankta, bu elma ağacının gölgesinde. Senin hazinelerin çok, biliyorum. Ama söyle, gece yattığında uykun kaçıyor mu, ya bir gün hepsini kaybedersem diye?” Halim Bey, bir an duraksadı. Gözlerinde bir
Edebiyat
Reklam