• At, toplumlarda yalnızca bir "taşıyıcı", bir "çift sürücü" olmaktan çok, "Kızılırmak'ı birden atlayan", "kavgayı görünce geriye dönmeyen", "yel gibi gökte uçan", "dağdan dağa aşan", "dar yerlerde can kurtaran kişi", "gözü kanlı yiğitlerin kuşu" olan, çoğu zaman efsanevi soylu bir varlıktır.
  • Kadınların genellikle dingin oldukları sanılır; ama tıpkı erkekler gibi, kadınlar da duyar; yeteneklerini denemek gereksinimindedirler, kardeşleri gibi onlara da çabalarını harcamaları için bir eylem alanı gerekir. Fazla sıkı bir baskının, fazla salt bir durukluğun acısını erkekler kadar onlar da çeker. Daha talihli olan arkadaşlarının özenlerini yemekle, dikişle, oyalayıcı sanatlar ve nakışla sınırlamaları gerektiğini ileri sürmeleri dar görüşlülüklerindendir. Daha çok iş yapmak ya da törelerin cinslerine uygun düştüğü kararını verdiğinden daha fazlasını öğrenmek istedikleri zaman, onları suçlamak ya da alaya almak için hiçbir neden yoktur.”
  • Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Beklesen de olur, beklemesen de
    Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
    Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
    Hangi ses yürekten çağırır beni sana
    Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
    Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
    Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
    Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
    Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
    Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
    Gemileri yaksalar da geleceğim sana
    On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
    Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
    Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
    Ne güzellik, ne de tat var baharsız
    Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
    Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
    Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
    Kimseye uğramam ben sana uğramadan
    Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
    Takvim sorup hudut çizdirme bana
    Ben sana çiçeklerle geleceğim
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
    #bahattinkarakoç
  • Nereye gidersen git, birileri sana derinin rengini ve dualarını soracak. Onların itkilerini hoşnut etmekten uzak dur! Oğlum, çoğunluk önünde boyun eğmekten kaçın! ister müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsunlar, seni olduğun gibi kabul etmeliler ya da seni yitirmeyi göze almalılar. İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı'nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle; O'nun elleri çok geniştir, O'nun yüreği de çok geniştir.
  • Biz hiçbir zaman iyi gün taraftarı olmadık, dar ağacında olsak bile son sözümüz Fenerbahçe! En kötü gün bugünse bugün de Fenerbahçe..
  • Hükümdarın daha fazla gözüne girmek için bundan üç-dört yüz yıl önce bir toz icat edildiğini ve böyle bir toz yığınının üzerine en ufak bir kıvılcım sıçrasa tüm yığını –bir dağ kadar bile olsa– bir anda ateşleyip gök gürlemesinden daha büyük bir gürültü ve sarsıntıyla havaya uçuracağını söyledim. Pirinç ya da demir bir tüpün içine, büyüklüğüne uygun bir miktar bu tozdan konunca, demir ya da kurşun bir mermiyi öyle şiddet ve hızla sürüklerdi ki, bunun kuvvetine hiçbir şey dayanamazdı. Böyle atılan mermiler saf saf orduları birden yok eder; en sağlam duvarları çökertip yıkar; binlerce kişiyle dolu gemileri denizin dibine gönderebilirdi. Hele böyle mermilerden birkaçı zincirle bağlanacak olursa, gemilerin bütün direk ve armalarını kesebilir; yüzlerce kişiyi ortadan biçer; yolunda bulunan her şeyi kül ederdi. İçi oyuk demirden büyük yuvarlakları bu tozla doldurup, kuşattığımız herhangi bir kente araçlarla atınca, bunlar, kaldırım ve yolları söker; evleri yerle bir eder; patlayıp da parçaları çevreye dağılırsa, yakınlarında bulunan kimselerin beyinlerini paramparça ederdi. Bu tozu yapmak için ne gibi maddeler gerektiğini biliyordum; bunlar hem ucuz, hem her yerde bulunabilirdi; maddelerin birbirine nasıl karıştırıldıklarınıda öğrenmiştim. Kral hazretlerinin işçilerine, bu ülke ölçülerine göre nasıl tüp yapabileceklerini gösterebilirdim; en büyüklerinin yüz kademden uzun olmaları gereksizdi. Bu tüplerin yirmi otuzuna uygun miktarda toz doldurulur, her birine de bir mermi konursa Kral hazretleri, ülkelerindeki en kuvvetli kentin duvarlarını birkaç saat içinde yıkabilir; başkenti, mutlak emirlerini dinlememeye kalkışacak olursa, yok edebilirdi. Beni her zaman koruduğundan ve lütuflarını hiç esirgemediğinden bu davranışlarının ufak bir karşılığı olmak üzere bu hizmetimi kabul etmesini Kral hazretlerinden rica ettim.

    O korkunç araçların tanımı ve önerim Kral’ı dehşet içine düşürdü. Benim gibi âciz ve yerlerde sürünen bir böceğin (bunlar kendi deyimleridir) insanlığa bu kadar aykırı fikirler beslediğine; ve bu araçların olağan etkileri olarak tanımla hiç sarsılmadan, sıradan şeylerden söz eder gibi konuştuğuma şaştığını söyledi; bu araçları ilk ortaya çıkaran da herhalde insanlığa düşman, kötü bir ruhtu. Kendisi, sanat ve doğada yeni buluşlardan olduğu kadar pek az şeyden zevk aldığı halde böyle bir gizi öğrenmektense ülkesinin yarısını kaybetmeye razı olacağını ekleyerek hayatıma bir değer veriyorsam, böyle bir şeyden bir daha söz etmememi emretti.

    Dar fikirli ve kısa görüşlü olmanın şu garip belirtisine bakın: kendisine saygı ve değer kazandıran her niteliğe sahip bir kral; büyük yetenekleri, bilgeliği ve derin bilgisi olan, devlet yönetimi işlerinde fevkalade güçlü, bütün uyruklarının hemen hemen taptığı bir hükümdar; Avrupa’da bizim bir türlü akıl erdiremediğimiz titiz ve gereksiz bir çekingenlikle eline verilen bir fırsatı; kendini, bütün ulusunun can, mal ve özgürlüğünün mutlak hâkimi kılacak bir fırsatı tepiyor! Bunları, bu yüce hükümdarın erdemlerini küçültmek için söylemiyorum; ama kişiliği, bu tutumundan ötürü, İngiliz okuyucuların gözünde değerinden bir hayli kaybedecektir sanıyorum. Bu adamların kusurları bilgisizliklerinden ileri geliyor; daha devlet yönetimini, Avrupa’daki daha ince zekâların başardığı gibi, bilim haline getirememişler! Hiç unutmam, bir gün Kral’la konuşurken bizde devlet yönetimi sanatı üzerinde yazılmış binlerce kitap olduğunu söyledim. Amacım büsbütün başka olmakla beraber, bu sözlerim Kral’da anlayışımızın pek kıt olduğu izlenimini bıraktı. Kral hazretleri, bir hükümdar ya da bakanın gizli kapaklı işler görmesini, fazla incelikler göstermesini, dolaplar çevirmesini nefretle karşılıyor, aşağılık sayıyordu. Ortada düşman ya da rakip bir ulus yokken, devlet gizi demekle ne anlatmak istediğimi anlayamıyordu. Devlet yönetimi bilgisini akıl ve sağduyu, adalet ve yumuşaklık, hukuk ve cinayet davalarının süratle görülmesi esaslarına ve sözü edilmeye değmez birtakım belli konulara dayayarak çok dar bir çerçeveye sokuyordu. Ona göre, önce bir buğday başağı ya da bir ot yaprağı biten bir yerde, iki buğday başağı ya da iki ot yaprağı yetiştirebilen bir kimse yurduna politikacılar soyunun topundan daha özlü bir hizmet göreceği gibi, insanlıkça da daha değerli sayılırdı.
    Jonathan Swift
    Sayfa 125 - İş Bankası Yayınları - E-kitap