Kocaman yollardaki özgürlüğe, güneş altındaki açlığa, kendisinin efendisi olmanın coşkusuyla çekilen acıya bir özlem duyuyordu. Rüzgar sağanakları arasında molozluğa geldiği andan, yer altında, karanlık galerilerde yüzükoyun geçirdiği saatlere kadar, burada senelerden beri yaşadığı fikrine kapılıyordu. Tekrar başlamaktan tiksinti duyuyordu. Haksız ve çok sıkıntılı bir şeydi bu. Gözü kör edilen ve ezilen bir hayvan haline gelmek düşüncesi, onun erkeklik gururunu karşı koymaya zorluyordu.
Her tarafta, sabah sisleri ortasında, karanlıklara gömülü yollar boyunca, mezbahaya götürülen davar gibi başları yerde insan dizileri, sürü deprenişiyle yürüyordu. İnce bez ceketlerinin altında titreşiyorlar, kollarını kavuşturuyorlar, bellerini büküyorlar, gömlekle ceket arasına yerleştirilen brikenin kamburlaştırdığı sırtlarını kabartıyorlardı. Ancak, bu topluca işe dönüşte hepsi kapkara, hiç gülmeyen, sağına soluna bakmayan bu sessiz gölgelerde, dişlerin öfkeyle sıkılarak, yüreklerin kinle dolarak sadece midenin zorlamasına boyun eğildiği görülmekteydi.
Yasalar izin verdiğinde sakin sakin örgütlenmek, kendi gücünü tanımak, sendikalarda bir araya gelmek gerekiyordu; bir sabah güçleri katlanıp safları sıklaştıkça milyonlarca emekçi sayıları birkaç bini bulan bu aylaklar sürüsünün karşısında dikilecek, iktidarı ele geçirerek dünyanın efendisi olacaktı. İşte gerçek ve adalet o gün su yüzüne çıkacaktı!
Arkadaşların kazma sesleri sanki yüzeye iyice yaklaşmışlar gibi giderek daha da belirginleşiyordu. Bu taptaze sabah vaktinde, güneşin yakıcı ışıkları altında, toprak işte bu uğultuya gebeydi. İnsanlar bitiyordu topraktan; karıkların arasında ağır ağır filizlenen, gelecek yüzyılın hasadı için boy atan ve yakında toprağı çatlatacak olan, intikamcı, kapkara bir ordu yetişiyordu.