İnsanı dünyanın sahibi değil de onun en yetersiz, bu yüzden de en bencil ve saldırgan türü olarak görmek, hayatı bunu yenmek fikri üzerine kurmaya çalışmak benim de ta gençlik zamanlarımdan beri düşündüğüm bir şeydi.
Bir kadın neden bütün hayatını başkalarının mutluluğu üzerine kurup sonra da her mutsuzlukta kabahatli çıkan olmak zorundaydı ki zaten? Aman şu üzülmesin, aman buna laf gelmesin diye bütün bir ömrü gereksiz bir mengenenin sıkışıklığında geçirdikten sonra bir de üstüne, sanki doğuştan verili bir görevi başaramamış gibi her sızlanışında taşa tutulmak neden kaderi olsundu? Yeterdi!
Ölenlerin bir gün dönecekleri bir yere gittiklerini, ama geride bıraktıklarına kırgınlıkları geçmediği için bir türlü dönmeye yanaşmadıklarını sanırdım.