Mutlak monarşiye karşı soyluların ayrıcalıklarını savunan bir soylu olan Montesquieu, Yasaların Ruhu (1743-1748) adlı yapıtında, "Tanrı'nın iyi bir ruhu simsiyah bir bedene yerleştirebileceğini sanmıyorum" sözleriyle "soyluculuk"tan ırkçılığa nasıl kolaylıkla geçilebileceğini gösteriyor. Gerçekten, ilk çıkışında "aristokratik" bir öğreti olan ırkçılığın, "soyluluk düşünceleriyle kolonicilik döneminde yerli halklara ve kölelere karşı duyulan olumsuz duygu ve önyargıların birleşmesinin sistemleştirilmiş ürünü" olduğu söylenebilir. Söz konusu önyargıları, bu çağın öteki ünlü düşünürlerinde de görüyoruz. Örneğin zencileri "Zenci mümkün olduğu kadar çok yiyen, buna karşılık çok az çalışan bir hayvandır" biçiminde tanımlayan Amerikalı devlet adamı ve düşünür Benjamin Franklin (1706-1790) onları doğuştan "eksik akıllı" bulan Kant (1724-1804) tarihte Beyazınki dışında bir uygarlık görülmediğini, Beyaz dışında hiç bir ırktan önemli bir eylem, düşünce, sanat, bilim adamı çıkmadığını söyleyen David Hume (1711-1776) ile, Tarih Felsefesi (1765) adlı yapıtında, yassı burunları, düşük zekâlarıyla zencileri öteki insanlardan apayı bir tür olarak gören Voltaire.