O an, onun karamsarlığından, sakinliğinden, sabırlı duruşundan, beni kaybediyor oluşunun onu tedirgin etmeyişinden nefret ettim. Üzüldüğünü görememek beni çok üzdü. Beni ona daha çok yaklaştıran, bir zamanlar âşık olduğum hayata karşı kararlı duruşundan nefret ettim.
"Ne yeter o zaman iki kişiyi bir arada tutmaya?" diye sordum ben de. "Sevgi, aşk iki kişiyi bir arada tutmaya yetmiyorsa, iki kişiyi bir arada tutmaya ne yeter?"
Bu cüretkârlığı yeniydi ve bir şeylerin değiştiğinin, aramızda adını koymadığım bir şeyin doğduğunun ilk işaretiydi. Çünkü bilirsin, bir ilişkinin başlaması için birinin cesur olması gerekir. İlla ki birinin.
Onda bulduğum ve sevdiğim zenginlik buydu: Kendisi olabilmesi. Onu bu anlattıklarımdan sıyıran çizgisi, ayrımı buydu. Farkındasın değil mi? Artık kendin olabilmek, kendin kalabilmek, kendin hakkında yalansız bir ağza sahip olabilmek, herkeste olmayan, sıra dışı bir zenginlik. Ultra lüks bir özellik. Nadir ve fark yaratan bir ayrım.
Evet, var böyle insanlar. Ben de inanmazdım yaşamasam. Maalesef. Sahte bir benlikle yaşanan hayatlar ve bu karmaşıklıkta aranan gerçek aşklar. Bu insanların kendilerine karşı hoyratlıklarını, suçluluk hislerini ve nasıl bir korkuyla yaşadıklarını hayal edebiliyor musun?