Belki çevirisinden belki yazılış şeklinden belki ergenliğimle arama artık uzun bir zaman diliminin girmiş olmasından, ilk sayfaları çok da keyif alarak okumadım. Kahramanımız duygularını dile getirirken birden içinden tam tersini söyleyiveriyordu ikiyüzlülüğün tarihçesini yazar gibi.
“Hayat, tabii ki bir oyundur, evladım. Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur. ”
“Evet, efendim. Öyledir, biliyorum.”
Oyunmuş, kıçımın kenarı. Oyun öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa, oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun."
syf:14
Yaşamın anlamını ne zaman çözer, hayatın yaşamaya değer olup olmadığını hangi yaşlarda karar veririz. Hangi yaşta kendimiz olmayı terk edip, oyunun kuralını öğrenerek yaşamaya başlarız. Ya bunu beceremezsek. İyi bir okul iyi bir meslek iyi bir ev, araba, eş sahibi olamazsak. 'İyi bir' derken ölçü neydi. Ya ölçüyü tutturamayanlar, onlar nerede, nasıl yaşıyorlardı.
Sayfalar arasında ilerledikçe keyif almaya başladım. Bir yandan beynim durmadan sorular soruyor, diğer yandan göğüs kafesimin ortasında ince bir yer sızlıyordu.
''Sahtekâr heriflerden geçilmiyor ortalık. Tek yapacağın, derslerine çalışmak, böylece, bir gün kendine lanet bir Cadillac alacak parayı kazanmasını öğreneceksin, okulun futbol takımı kaybederse çok üzüleceğine herkesi inandıracaksın, sabahtan akşama kadar kızlardan, içkiden ve seksten başka bir şey konuşmayacaksın. O küçük kliklerde herkes birbirini nasıl da tutuyor. Basketbol takımındakiler birbirlerini tutuyor, Katolikler birbirlerini tutuyor, lanet entelektüeller birbirlerini tutuyor. Ayın Kitabı Kulübüne üye olan herifler bile birbirlerini tutuyor...''
Bunun ayrımına hayatının başındayken varan bir genç nasıl hayal