Onu yargilamiyordum. Her ne kadar ilk basta gözümüzün içine baka baka söyledigi o yalan canimi sıksa ve aramıza bir gerginliğe sebep olsa da bu ülkede kendi olmaktan korkan pek çok gençle tanışmıştım öncesinde. En
başında Kuklalar'da... Bu ülke, bu toplum size kendinizden nefret etmeniz için milyonlarca anlamsiz bahane sunardi. Eli
boğazınızda dolanır, zihninize olusturduklar o şeytanlara inanana kadar labirentinden kurtulmanıza izin vermezdi.
Buna rağmen günün sonunda kendiniz olmayı sevmediğiniz
için yine sizi suçlardı. Yalancılıkla, yapmacıklıkla... Milyonlarca örneği vardı bunun. Insanlar önce kilolaryla, burunlarının üzerindeki çıkıntılarla, dudaklarının ne kadar kalın olup olmadığıyla yargılar; kategorize eder ve ardindan da estetik yaptirdiginz için sizi özgüvensiz olmakla suçlardi. Toplumun üstlendigi sahte bir etik anlayisi vardi ki, hem kaliplara hapsederdi sizi hem de kalplara girdiginizde sığ olmakla itham ederdi.
Yüreğimdeki serçe kanat çırpacak gibi oldu. Tam da böyle anlarda deneyimliyordum öfkenin ilk koşulunun çok sevmek olduğunu. Boşluğunda kaybolduğum bir kara delikten farksızdı gözleri ve şimdi büsbütün bana bakıyordu.