İşte parmaklarımın arasından kayıp giden o an geliyordu. Sanki yavaşlatamadığım, durduramadığım dönüm noktası oradaydı.
Birbirimize bakıyorduk. Göze batacak bir keskinlik, o ânın başını veya sonunu belirtecek bir işaret yoktu. Milyonlarca andan biri gibiydi.
Ancak o an ilk kez fark ediyordum.
Sana âşığım.
Kanatlı doğan bir çocukla ilgili dokuz sayfalık, kısacık bir öyküydü. Hayatı boyunca insanlar ona uçması gerektiğini söylüyordu. O korkuyordu. Sonunda uçmak için bir çatıdan atlayınca düşüp kanatlarıyla bacaklarını kırıyordu ve bir türlü tamamen iyileşemiyordu. Kemikleri yanlış kaynıyor ve insanlar ona uçmasını söylemeyi bırakıyordu. Çocuk nihayet artık mutlu olmuştu.
Düşündüm de.
Metroyla eve giderken, metro durağından eve yürürken, sıcak duşumu alırken, saç ve yüz maskemi yaparken, birkaç saat yeni kanepemde uzanırken hep düşünüyordum.
Sorun şu ki, mutlu son, bir gerçeklikten çok bir fikirdir.
Hikâyeci hikâyesini bitirdikten sonra geride kalan bir hayal gibi.
Oysa gerçek hikâyeler bitmez.