İnsanları uzaktan yargılamak kolay. Kendi dünyanın dışından olan birine bakmak ve o insanların kim olduğuyla ilgili genel yorumlar yapmak, yargılamada bulunmak kolay. Çünkü diğerlerinin kusurlarını gördüğünde, nedense kendi kusurlarının onlarınkinden daha iyi olduğunu savunabiliyorsun. Fakat yakından baktığında, yanındaki kişiye gerçekten baktığında, hemen hemen aynı şeyleri göreceksin. Umut. Sevgi. Korku. Öfke. Bir kere yakından baktığında hepimizin birçok yönden benzer olduğumuzu göreceksin.
Kelimelerin ufak bir kasaba kızını asla hayal etmediği dünyalara götürme gücü vardı. On altı yaşıma girdiğimde edindiğim ilk işim de o kitabevinde olmuştu. Bazen orası bana gerçek evimden daha çok yuva hissi veriyordu.
Kitabevine adım attığımda hepsinin kokusunu alabiliyordum. Kapakların ardına saklanan maceraların kokusuydu. Yürek burkan hikâyelerin. Yüreğe şifa olanların. Yitirilen ve bulunan sevdaların hikâyeleri. Kendini keşfetmenin. Yalnız bir dünyada kendini daha az yalnız hissettirecek hikâyelerdi.
Gerçekte asla tanışmayacağın ama yine de ailedenmiş gibi hissettiren insanlara âşık olmaktan daha güzel bir his yoktu.
Bir anlığına kendimi daha az yalnız hissettim. Belki de ailenin olayı buydu, yalnız olduğun bir dünyada kendini daha az yalnız hissetmeni sağlamaktı. Bazen aileler yanlış şeyler yapardı; bazen yanlış şeyler söylerlerdi çünki sonuçta onlar da sadece insandı. Öte yandan bir de sevgi kıvılcımlarıyla tam zamanında yanında oldukları anlar vardı.
Ellerim göğsüme indi, yemin ederim bir saniyeye iyi olacaktım. İyi olmak zorundaydım. Kırılan parçaların kırılmayı bıraktığı bir an olmalıydı, değil mi?