"Başkalarının da senin hayalini gerçekleştirmeye çalıştığını düşünüp durursan enerjini önemsiz şeylere harcamış olursun. Aklında yer edinen tek şey sen ve hayalin olmalı. Hayat kısa. Başkalarının ne yaptığına bakacak vaktimiz yok. Bu bizi kaderimizden saptırır."
Bir zamanlar, insanın ne kadar uğraşırsa uğraşsın asla hazırlık yapamayacağı iki şey olduğunu söyleyen bir öğretmenim vardı. Bu iki şey sevgi ve ölümdü.
Parçalarını tekrar bir araya getirdiğinde, parçalandığı zaman nasıl hissettiğini unutuyordu insan. İyileşen yaraların ilk açıldığında nasıl hissettirdiğini de. O yaraların nerede olduğunu az çok hatırlıyor, tazeyken nasıl sızladıklarını biliyor ama artık parmağını üzerine bastırıp, işte, beni tam buradan incittin, diyemiyordu. Acı zamanla dinecekti. Ama şimdi değil.
Adelaide -her şeyi sonuna kadar hisseden o kız- kendine hissetmenin aslında tamamen normal olduğunu hatırlatmalıydı. Ciğerlerini havayla doldurmanın, vücuduna enerji depolamanın, beyninin ihtiyaç duyduğu kimyasalları almanın normal olduğunu. Cehennemi yaşamış olmanın, içinde hem aydınlığı hem de karanlığı barındırmanın, kendini tutkuyla ve belki biraz bencilce, bilinçli bir şekilde sevmenin normal olduğunu hatırlatmalıydı.
Bütün bunlar normaldi.