yaşamın bizim sandığımız, bulmaya çalıştığımız gibi bir anlamı yok, olması çok saçma olurdu, yalnızca elle tutmaya çalıştığımız bir rüzgar o ve şimdi artık uzundur bir tek ölümün seslerini taşıyor.
seni de sevmiyorum artık. anlamsız bir ölümle ölmüş olmalısın, şimdiyse bir yerlerde çürüyorsun, artık sevemem seni, çirkin, soğuk bir cesetsin. o yüzden dün, dokunulmamış sandığından eski, afrikalı bebeğini çıkardım annemin, sonra oydum gözlerini, kırmızı boyalar döktüm gözdeliklerine, sonra ağladım, ağladım. perdeleri de ışıkları da kapadım, davis'in o çılgınlığını, bitches brew'u koydum pikaba, sonuna kadar açtım sesini, sonra dolaptan yorganı çıkardım, seviştim bebekle -artık görmüyordu beni, o anlamlı gözleriyle bakmıyordu bana- sabaha dek trompet çığlıkları...
ask sihirli bir yolculuktu, yalnizca bir kez yapilacak bir yolculuk. ve sonraki tum asklar o ilk coskunun yeniden hatirlanmasi, yeniden yasanmaya calisilmasindan baska bir sey degil.
cocukluk saklanabilir mi? belki fotograflarda, belki bir ani defterinde. ama an'lar? bir ogle vakti gunesin suda yarattigi isik cemberleri, ince damarli alanlar, suya yansiyan bir yuz, suda titreyen bir yuz, degisen bir yuz korunabilir mi? ama sen zamanin gecmesini isterdin. zaman gececek, ozgur olacaktik, diledigimiz gibi yasayabilecektik. simdi istedigin kadar zaman gecti mi keske sana bunu sorabilseydim.