Bazı insanlar karanlıktan korkar, bazılarıysa karanlığın içinde bir ülke kurar. Deborah da öyle yaptı. Gerçek dünyanın kırgınlıkları, anlaşılmamanın ağırlığı ve ruhunun taşıyamadığı acılar onu kendi zihninde yarattığı YR adlı ülkeye götürdü. Orada kaçmak kolaydı, yaşamak değil.
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, aslında bir akıl hastalığının değil, insanın kendine dönüş yolculuğunun hikâyesi. Deborah’ın savaşı başkalarıyla değil; korkularıyla, yaralarıyla ve gerçeğin bazen hayalden daha ağır olmasıyla.
Kitap bana şunu fısıldıyor:
“İnsan bazen iyileşmek istemediğinden değil, acısız bir hayatın nasıl yaşanacağını unuttuğundan iyileşemez.”
Deborah’ın yolculuğu boyunca anlıyoruz ki kimse ona bir gül bahçesi vadetmedi. Hayat dikenlerini saklamadı. Ama insan, dikenlerin arasında da yürümeyi öğrenebiliyor.
Ve belki kitabın bende bıraktığı en derin iz şu:
“Kurtulmak istediğimiz şey bazen acı değildir; acıyla birlikte kim olduğumuzu da kaybetmekten korkarız.”
Geldiği dünyaya alışamayan, hiçbir anlamda bağ kuramayan ve kendi dünyasını yaratan Deborah’ ın hikayesi.
Psikolojik yönü çok fazla, insanı kitabın başından sonuna kadar düşündüren ve yoran bir kitap açıkçası çünkü okurken çok yorulduğumu hissettim.
Yabancılaşmayı ele alan çok kitap okudum. Yabancılaşma, ait olamama sorunsalı iki şeye neden olur. Sonunda ya akıl sağlığını yitirirsin ya da kendi canına kıyarsın. Bunların olmaması için insanın mutlaka ama mutlaka bir şeye tutunması, bağlanması gerekiyor.
Deborah ne yazık ki bu duyguları çok erken yaşta hissetti ama kendisi hayran olunası çabasıyla her defasında sanata ve okumaya tutunarak “dünyaya bağlanmaya” başladı. Umarım ciddi anlamda bağlanmıştır ve var olmuştur. Eminim çoğu okuyucu da Deborah için bunu umuyordur.
Genel olarak sevdim. ilk başlarda biraz uzatmış gibi geldi sanki 50 sayfa daha az yazılabilirdi. Kızımız Evangeline bir şirkette sekreter olarak çalışıyor. Kendisi patronunu şeytan olarak görüyor cehennemden gelen patron falan diyor onun için. Çünkü patronu sürekli ona gereksiz işler yaptırıyor yok işte git bana şuradan kahve al git şuradan bana bir tane zarf al bir tane posta pulu al saçma sapan işler. Yine bir gün saatini tamir ettirmeye gönderiyor orada bir kızla tanışıyor kızın ismi Lotti çok tatlı bir kız ve hemen arkadaş oluyorlar birbirlerine numaralarını veriyorlar. Meğer bu kız da çok zenginmiş kızın kocası çok zenginmiş ve tesadüf bu ya kocası bizim patronun arkadaşı çıkıyor. Hatta birisi baş nedimeoluyor diğeri de baş sağdıç oluyor. Evinin esas hedefi pazarlama alanında gelişmek ama bu zamana kadar maddi olarak kendini toparlamak için şirkette çalışmaya devam ediyor çok tatlı bir kız enerjik herkes tarafından da seviliyor genel olarak. Ve işlerini düzenli bir şekilde yapıyor. Oğlumuz Reid Hunt kendisi ilk görüşte sekreterine tutulmuş sırf gözünün önünde olmasını daha çok bağlanmayayım diye saçma sapan işler yaptırıyor kıza. Arkadaşlarıyla birlikte sıfırdan bir şirket kurmuş kendi emekleriyle bir yerlere gelebilmiş birisi. Tabii hayatında bazı pişmanlıkları da var. Fazla sert bir karakter kimseyle çok içini dışlı olmuyor. Huysuz gün ışığı trop söz konusu. Sonrası bol Spoiler içerecek.
Şimdi bizim kız dediğimi olduğu için gelin bunu bayağı gezdiriyor işte birlikte Paris’e gidiyorlar bizim kız çok mutlu tabi zengin arkadaş onu gezdiriyor işte bir şeyler alıp veriyor falan diye. Sonra damatla tanıştıracağım seni sağdıç da gelecek diyor bir geliyor bakıyor sadıç bunun patronu tabi hemen pot kuruyor cehennemden gelen patron sen misin falan diyor gelin
HonorDeborah Bladon · by Deborah Bladon · 20241 okunma
Kimsenin al yanakli mutluluga saygi duymadigini anlamayi meslek edindim kendime...s:12
Modern dünyada kimlik, yalnızlık, ilişkiler ve aidiyet duygusunun yitimi üzerine on farklı öyküden oluşan, şiirsel ve uçucu karakterlerin yer aldığı bir seçkidir. 21. yüzyıl yaşamının kırılganlığını, kültürlerarası sınırlar ve muğlak ilişkiler üzerinden, şaşırtıcı ve tekinsiz karşılaşmalarla ele alır.
Aidiyetsizlik, kimlik karmaşası, bedensel algı sorunları, toplumsal cinsiyet, sevmek ve yaşamak..
Viyana'da bir adamı baştan çıkaran kadın, cinsiyet değiştiren bir genç kız, iş hayatında şaman gibi davranan bir reklam yazarı gibi uçlarda yaşayan bireyler.
Levy, anlatımında şiirsel ve vurucu bir dil kullanırken, karakterlerin iç dünyalarındaki kopukluğu ve dünya ile olan mesafeli ilişkilerini ön plana çıkarır.
"Bir şeylerin bittiği ama yeninin inşa edilemediği" tekinsiz bir ara dönemin duygusunu
Bir şeylerin bittiği ama yeninin inşa edilemediği" tekinsiz bir ara dönemin duygusunu işler. Siyah Votka insan psikolojisinin derinliklerine inen, bireyin kendi bedeni ve çevresiyle olan çatışmasını anlatan
çağdaş bir
öykü kitabıdır. Siyah Votka
Kitabın sonuna geldiğimde sadece şefkat ile deborah’a sarılmak istedim. Onun başarısına hayran olmamak mümkün değildi. Hayatımızda kendimizle savaşarak var olmaya çalışıyoruz hepsi bu aslında.
Benim en sevdiğim yazarından izler taşıyan eserlerden biri olan Sana Gül Bahçesi Vadetmedim ilk bakışta bir hastalık hikâyesi gibi duruyor ama okudukça aslında insanın kendinden kaçma halini anlatıyor. Deborah’ın kurduğu Yr dünyası başta bir sığınak gibi görünse de zamanla onun en büyük yalnızlığına dönüşüyor. Bu da ister istemez şu soruyu düşündürüyor: İnsan gerçekten kaçtığı yerde mi daha güvende, yoksa yüzleştiği yerde mi?
Kitabın en etkileyici tarafı, her şeyi olduğu gibi anlatması. İyileşme öyle bir anda olmuyor; aksine zor, yorucu ve bazen geri adım attıran bir süreç. Dr. Fried ile olan ilişki de klasik “her şeyi çözen doktor” gibi değil, daha çok yavaş yavaş kurulan bir güven meselesi.
Deborah’ın kendini “zehirli” olarak görmesi ise bence kitabın en ağır yerlerinden biri. Çünkü bu düşünce sadece ona ait değil gibi; biraz da insanların ona hissettirdiklerinin bir sonucu. Okurken bazı yerlerde kendimi ona düşündüğümden daha yakın buldum ve bu durum açıkçası biraz rahatsız etti. Belki de kitabın asıl gücü burada.
Kitabın bir diğer dikkat çekici yönü ise otobiyografik izler taşıması. Yazarın kendi yaşam deneyimlerinden beslenmesi, hikâyeyi sadece bir kurgu olmaktan çıkarıp çok daha gerçek bir zemine taşıyor. Özellikle şizofreniyle yaşama, hastane süreci ve iç dünyayla mücadele gibi detaylar, Deborah’ın yaşadıklarının “uydurulmuş” değil, gerçekten hissedilmiş bir yerden geldiğini düşündürüyor. Bu da okur olarak metne mesafeli bakmayı zorlaştırıyor.
Bu açıdan bakınca Deborah’ın yaşadığı şeyler sadece bir karakterin krizi değil; insan zihninin kırılganlığına dair daha kişisel ve tanıklık içeren bir anlatı gibi okunabiliyor. Belki de bu yüzden kitap bitse bile etkisi hemen geçmiyor; çünkü arkasında gerçek bir deneyimin ağırlığı hissediliyor. (Benim en çok etkilendiğim