• Çürükdere yerleşim birimine adını veren dereyi besleyen sular, yerleşimin güney ucunda yer alan Katran Dağı’ndan (1134m.) çıkar. Yaz kış gümüş renginde akan sularıyla dere, güneyden kuzeye doğru, küçük şelaleler, gölcükler de oluşturarak kıvrıla kıvrıla, yaklaşık beş bin metre aktıktan sonra Göksu’ya karışır.
    Çürükdere Vadisi’nin doğu sınırını Kesmetepesi (680m.) ve bu tepenin uzantısı olan sırtlar oluştururken, batısında ise, Sarıkaya (1204m.) Mazzak ve Çamlısırt yer alır. Vadinin her iki yamacından, yazın kuruyan onlarca esik ile sol sahilde yer alan Gavur Deresi ve Bokludere’de Çürükdere’ye ulaşarak nihayete ererler.
    Muhtemelen, üst kesimlerde tarla açıldıkça, nadiren de olsa bostanları sel aldığı için dere ve yerleşim “Çürükdere” adı ile anılır olmuştu.
    1800’lerin sonlarında derenin nehre yakın kısmı ve sağ sahilini, Kütük İbrahim’in oğulları Cırık Halil ile Ahraz Osman kışlık yurt edinmişlerdi. Bu iki kardeşin oğulları İbiş ile Mustafa baba ocağında kalırken Ahraz Mustafa’nın oğulları İbrahim ve Osman’da derenin sol sahiline kendi evlerini yapmışlardı.
    Dere baharda yumurtlamaya çıkan ballılarla kaynarken, kurt, çakal, sansar, tilki, domuz, porsuk, kirpi ve her türden kuşlar vadinin daimi sakinleriydi. O kadar ki, dağda ölen bir canlıyı önce kartallar, sonra da diğer yırtıcılar ziyaret eder ve birkaç saat sonra ölüden geriye ancak kemikleri kalırdı.
    Vadinin daha çok güneş alan kesimlerinde başta zeytin, hartlap (sandal), ve çalı türleri yer alırken, az güneşli yamaçlarda ise meşe ve çam ormanlarıyla kaplıdır.
    İşte bu derede, gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık. Fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir merak ve dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü, zaman zaman işitilen nehrin uğultusu eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkta kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir), maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, üğü, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülme nöbetlerine tutulur, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, onlara saygıda kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek, yakaladıklarında vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsanlardan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları ve yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenhada indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Başta nar olmak üzere, her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği bostanlar, derenin hemen kenarında yer alırken, üst kesimlerde de maya bahçeleri vardı. Her ailenin bir yük hayvanı, yaklaşık beş sığır, on koyun, on beş tavuk, elli tane de keçisi olur, yetesi kadar ekin ekilir, giyecek, yatak ve kefen bezi için ovadan pamuk toplanır, tuz ile sabundan başka bir şey satın alınmaz, muhannete muhtaç olunmadan yaşanır giderdi.
    Beyaz bir örtüyle salacakta götürülenin aslında kendi anası olduğundan başka, anasıyla ilgili bir anısı yoktu Dedenin. Babası öldüğünde ise, onun daha bıyıkları yeni terliyordu. Sabah bostan sulamaya giden kardeşi Recep akşam yaylaya dönmeyince, onun ölüsünü bir dut ağacının dibinde bulmuşlar, askerden yeni dönen karındaşı Ali’de vurduğu ördeği almak isterken söğüt coşkunu ırmağın suyuna karışmış, Zeynep bacısı ise, bir kız arkadaşıyla şeleğinde kirç çuvalıyla dereyi geçerken aynı akıbete uğramıştı.
    İki oğlunun anası olan ilk eşini, askerlik dönüşü boşamak zorunda kalmış, ikinci eşi, ikinci doğumundan hemen sonra ölmüş, ortada kalan bebek anasızlık, bakımsızlık ve açlığın pençesinde kırk iki gün çırpındıktan sonra, nihayet kara toprağın altında anasına kavuşmuştu. Ana, baba, kardeşler, bir eş, altı evlat dönülmez yollara gitmiş, kendisi de işte gelmiş gidiyordu artık. Yeter ki Allah imandan ayırmasın, ağıda iş koymasın, bizlerin acısını ona göstermesindi.
    İyi de, Dede niye anlatıyordu bunları bize!..
    Bizim ölülerle ne işimiz olabilirdi ki!..
    Hiç ölmeden, böyle hep birlikte yaşasak olmaz mıydı?..
    Peki, ölenleri bir daha ne zaman görebilecektik?..
    Sahi “ömür ve ölüm” ne demekti?..
    O zamanlar ölüm ve ayrılık bize gökteki yıldızlar kadar uzaktı ama üç ayrı istikamete gidecek üç aile ve otuza yakın cana ışık olacak üç demet çıra, ocaklığın kenarında hazır olduğuna göre, artık bu akşam ay doğmayacaktı. Ve bir dahaki buluşma gününe kadar, yine ayrılık vakti gelmişti…
    Elektrikle hiç tanışmayan Çürükdereliler, 1990’larda araç yoluna kavuşmuştu. Bizim için mutluluğun adıydı Çürükdere fakat dedenin ve diğer aile reislerinin peş peşe ölümüyle, yaprak dökümü de başlamış, bu vadiye eski rağbet kalmamıştı. Karayılanları insanlar yok etmişti ama ak köpüklü sular diyarını insanlar da yavaş yavaş terk ediyor, karayılanlar gibi adeta onlarda yok oluyorlardı.
    Etrafı lahana yaprakları gibi kat kat dağlar, tepeler, ormanlar, dereler, ırmaklarla çevrili, huzurun, sakinliğin hüküm sürdüğü dere, kendisini yalnız bırakan misafirlerine kavuşacağı günleri, biraz sitem, biraz da özlemle beklerken, bizlerde “Çürükdere Toplantıları” ile dereye olan hasretimizi diri tutmaya çalışıyoruz.
    Belli mi olur! Bizim için artık hayal olsa bile belki de bilinmez bir tarih, bilinmez bir zamanda, o vadide barınan insanlar ile hayatı paylaştığımız dağlardaki dostlarımızdan gelecek yeni nesiller, o günleri hatırlar ve o derede tekrar bir araya gelirler.
    Halil Korkmaz
  • 168 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ben böyle güzel iyi dede görmedim torunu için herşey yapmaya razı hayatı seven bir dede harika muhteşem bir herseyi ile güzel bir kitaptır sevdim ben bu yazarları
  • 168 syf.
    ·3 günde·7/10
    Spoiler icerir!
    Hikaye ölüme mahkum edilen bir kız ve erkek çocugunun Boynuzlu Maral Ana tarafından kurtarılmasıyla başlar. Hikayeyi Mümin dede torununa anlatır, soylarının bu Maral Ana'ya dayandığını söyler ve torununuda bu merak ile etkisi altına alır. Daha sonra yardım ettiği gençten meydana gelen ahali zamanla Marallara zarar vermeye başlar.( Burası en önemli mesajtır insanın dogayı-dogadaki canlıları akıllıca kullanamamayışı) Burada kötü karakter damat Orozkul'dur. Orozkul Mümin Dede'yi alet ederek Maral'ı bir oyunla vurdurur. (Ve burada çocuk kendine acı veren o güçsüzlüğü anlayıp, Maral Ana'yı öldürenlere bir sey yapamaması idi.) Torunu ise bu durumu kabullenemeyerek kendini nehre atar. ( Çocuğa Marallarin hikayesini anlatarak merakını canlı tutanda dedesidir, dogal olarak çocuğun bu durumu kabullenmesi olağan dışıdır ) Bir balık olup Beyaz Gemi'sine doğru gider. Çocuk burada kendini nehre atar ölür ve kitap kötü sonla biter.
    !!! Çocuğa Farklı sonu layık görsemde bu durumdan memnunum. Çünkü Orozkul gibi insanla ancak kaba ve kötü olarak mücadele edilirdi... Çocuk buna alet edilmeden kitap okuru üzen sonla bitmistir. Başka son ne olurdu deseler Orozkul'u cocugun hayalindeki gibi Kulubeg ile kacırtabilirdi yazar. Buda kötünün yaninda kötü olur insan o cümleyi getirtiyor aklına... (Kulubeg güçlü, yakışıklı bir şofördü... Orozkul gibi kötüler yasarken, insan sürekli farkli bir son istiyor her saniye aklına farklılıklar getirerek. Oysa bizler birer okuyucuyuz... Beklentim yoktu fazla öyle de oldu. Yazar okuyucuyu ikna etmek ve eleştiri yapanlara kendini ispatlama geregi duymuş buna gerek yoktu çünkü okuyucu bunu kabullenmek zorunda zaten. Her kitapta hatta her filmde şöyle son olsaydı diyebiliyoruz bunu demek o romanı ve yazari olumsuz etkileyemez yazar olarak bunu bilmeliydi.
    Ben keyif aldım, size de tavsiye ederim :)
  • Bilge dede ve torunu...

    Bilge dede torunuyla birlikte dergahının önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedirler.

    Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir…
    Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

    Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister.

    Bir gün dedesine bunun sebebini sorar;

    Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

    “Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”

    Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, dedecim sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

    Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem o kazanacak!” der.

    Bizim hangi ruhumuz kazanır acaba?

    “İnsanoğlunun kendi kendini fethetmesi zaferlerin en büyüğüdür.” der Platon.
  • Nasıl olur da Muhammed Peygamber, kendi kızları Rukiye ve Ümmü Gülsüm’ü, kendi yaşındaki Osman’a verir? Yine nasıl olur da 54 yaşında olan bir dede/yani Muhammed Peygamber (haydi diyelim biz kabul ettik ki, Ayşe 18 yaşında olsun), torunu yaşındaki Ebubekir kızı Ayşe ile evlenir?
  • Gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da, oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkda kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir) maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülmekten yerlere yatar, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını da unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek yakaladıklarında, vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsandan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına, acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları veya yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Yılmaz bir engerek avcısı olan karayılanlar, insanlar için de ölümcül zehre sahip hemcinslerine karşı yine galip gelmişler ama “can yoldaşı” bildikleri insanın cehaletine yenik düşmüşlerdi.
    Kimbilir!..
    Belki de karayılanların köyümde bir daha görülmemelerinin asıl sebebi; zehirden, kurşundan değil, insanın vefasızlığına karşı oluşan gönül yarasındandı.
    Halil Korkmaz
  • 488 syf.
    Teyzem çok güzel bir kadındı halen de çok güzel. Allah çirkin şansı versin tabirinin ne olduğunu teyzemin başına gelenlere şahit oldukça çok daha iyi anladım. Yurt dışında yaşıyordu teyzem, orada pasta imalathanesi kurduğundan iş yerini düzene koyana kadar 10 yaşındaki oğluna bakmaları için Türkiye’ye babaannesinin yanına yolladı. Yolladıktan birkaç gün sonra da ikinci çocuğuna hamile olduğunu öğrendi. Aradan geçti üç ay, Türkiye’ye yolldığı oğlunun rahatsızlarak öldüğü haberini aldı, ben de çocuktum o sıralar, hastalığı neydi nasıl hemen vefat etti dendi bir türlü kavrayamamıştım. Teyzemler, Almanya’dan annemler de Kayseri’den cenaze evinde buluştular. Cenaze defni bitince aniden rahatsızlanır teyzem ve üzüntüden karnındaki bebeğini de kaybeder. Hayat devam ediyor kayıplarıyla sancılarıyla. Döndü eşi ile tekrar yurtdışına. Seneler geçti bir daha evlat sahibi olamadı. Tıbben mümkün hiçbir sıkıntı yok dense de anne olma şansına hiç erişemedi. Yine de hayattan anne olmak aşkından vazgeçemedeği için Allah nasip etmese de evlatlık alırız dedi ve oğlunu kaybettiği yaşta tam da 10 yaşında bir kız çocuğunu evlatlık aldı. Çocuklarına veremediği annelik sevgisinin tamamını bu kızcağıza verdi, bir an bile gözünün önünden ayırmadan kimselere güvenip emanet edemeden büyüttü. Taa ki kız yirmili yaşlara gelene kadar kızın annesi idi. Ne mi oldu ? Hani dertler bitti hayatım düzene girdi artık gerisi sağlık afiyet denecek yıllar geldi zannedersiniz ya öyle olmuyor. Hayat kartlarını bir seferde açmıyor. Tam joker benim elimde şanslıyım derken bakıyorsunuz ki elinizdeki joker bazen asıl felaketinizin sebebi oluyor. Ne mi oluyor demiştik? Evlatlık alınan kızın, teyzem senelerdir aynı hayatı paylaştığı eşi ile ilişkisinin olduğunu hatta bu ilişki sonucu hamile kaldığını öğreniyor. Detaylara çok fazla girmek istemiyorum. Boşanma süreci, teyzemin evinden ayrılarak Türkiye’ye yanımıza gelişi ve yaralarını sarmak için bize sığınması çok daha farklı bir süreç ve başka bir zaman diliminde anlatılmalı diye düşünüyorum.
    Niye mi anlattım bunları? Kitap ile ne ilgisi mi var? Biraz kitaptan bahsedince eminim ki anlaşılacaktır vurgulamak istediğim nokta.
    ‘’ Afife Jale’yi sahnede gördüğümde, avradımı şanoda görmüş kadar fena oluyorum. Hepinizi mahvederim.’’ Tehditleri altında çıktığı sahnelerden polis zoruyla indirilip hakkında müslüman kadını sahneye çıkamaz yasağını çiğnedin diye işlem yapılan Afife Jale kimdir? Tiyatro sahnesine çıkan ilk müslüman kadın olarak tanınması dışında neler yaşamıştır?
    Kültürlü, vatansever ve çocuklarına anlayışlı müşfik bir dede Doktor Sait Paşa’nın torunu, ben tiyatrocu olamazsam ölürüm dediğinde babasının kızını da al evimi terk et ,ben çatımın altında oyuncu bir kadın istemiyorum diyen kocasını terk edecek kadar kızına düşkün Mehdiye Hanımın kızı. Jale takma ismiyle tiyatro uyuncusu sınavlarını kazanan ve Jale’yi sahne ismi olarak devam ettiren Afife Jale.
    Ahh be Afife Jale, keşke Afife ile Afife Jale olmak arasındaki hayatının dengesini kurabilseydin. İşgalden kurtulma mücadelesi veren ülkede bağnaz zihniyetleri umursamayarak gösterdiğin sahneye çıkma cesaretini, Cahide Sonku, Bedia Muvahhit’ in başarıları karşısında yılmayarak sanattan vazgeçmeyerek gösterseydin.

    ‘’Bir bahar akşamı rastladım size. Sevinçli bir telaş içindeydiniz. Derinden bakınca gözlerinize. Neden başınızı öne eğdiniz’’ heyecanını bestelerine yansıtan Selahattin Pınar’a evlendikten sonra ‘’ Bak sevgilim, ben mutsuz olmak için yaratılmış bir kadınım. Seni de mutsuz ederim.’’ Diyerek ‘’ Nereden sevdim o zâlim kadını. Bana zehr etti hayâtın tadını. Sormayın söylemem asla adını. Bana zehr etti hayâtın tadını’’ bestesine sebep olmasaydın.
    Farklı kaynaklarda uyuşturucu bağımlısı olduğun için eczacı ile ilşkinin Selahattin Pınar tarafından öğrenilmesi üzerine bu utancı taşıyamadığından boşanmak istediğin anlatılsa da bu kitapta uyuşturucu bağımlısı olmanın nedeni, eşinin sana yardımcı olmak için nasıl çırpındığı çok daha farklı anlatılıyor. Merak edenler okusun diye ayrıntıya girmeyeceğim.
    Darülacezede öldü demesinler diye bir akıl hastanesinde geçirilen yıllar ve cenazede tabutu taşımak için çevreden bulunan dördüncü bir adam ile sona eren kısacık bir hayat öyküsü.
    Teyzem ile bağlantısına gelirsek, belki sanatkar değildi teyzem, idealleri yaşadığı hayat zorlukları Afife jale ile aynı da değildi, teyzemin adına verilen herhangi bir sanat ödülü yok, internette aradığınız zaman hakkında bilgi de. Ama çocuklarını kaybedince yılmadı, fiziki olarak elde edemediği anneliği evlatlık alarak tüm duyguları ile yaptı. Kayıplarında, hayatın attığı her tokat sonrasında uyuşturucuya sığınmadı, nefes almaya devam etti. Yaşamdan bıkmadı, sevdiklerinden ise hiç vazgeçmedi.
    Keşkeler in dahil olduğu cümleleri sevmiyorum ama keşke kendini sevseydin be Afife Jale. Hakettiğin yeri kendi kendine kaybettiğini görerek, hayatının tek rolünü mutlu olabilmeyi oynasaydın da huzur içerisinde dünya sahnesine veda edebilseydin. Mekanın cennet olsun.
    Senin ve teyzem için bir şarkı bırakıyorum buraya dinlerken okumak isteyenler adına. https://www.youtube.com/watch?v=HDIBU25z6X4
    Keyifli okumalar .