Bir kitabı elime aldığımda, ilk bakmayı sevdiğim şey yazarın kimliği değil, metnin bana ne söylediğidir. Hatta çoğu okuduğum kitabın yazarını hatırlamam,sadece kitabın bana kattıkları kalır. Ne yazık ki Efsun’u okumaya başladığımı söylediğimde, kitabın kendisinden önce yazarın kimliği tartışma konusu oldu. “Nasıl okursun?”, “Sana yakıştıramadım, memurluğunu riske atarsın”, "okursan da yalnızken oku kimse görmesin”, “Siyasetçiden yazar olmaz”… gibi cümlelerle karşılaştım. Buna kırıldım. Çünkü edebiyatın, kimlik kartlarından ve ezberlerden daha geniş bir alan olduğuna inanıyorum.
İşin tuhaf tarafı şu: Tarihte milyonların ölümüne doğrudan sebep olmuş isimlerin kitapları, çoğu zaman “tarihi merak” ya da “entelektüel ilgi” başlığı altında sorgulanmadan, coğrafyasına dinine ırkına bakılmadan okunabiliyor. Ama konu kendi coğrafyamızdan yazarlar olunca, okur bir anda zan altında kalıyor. Demek ki hümanizm, bazı coğrafyalarda ve bazı kimliklerde durup kalıyor. Oysa ben ne siyasetin içindeyim ne de olmak istiyorum. Ben yalnızca okurum. Burda da yazarın kimliğini değil, her kitabında biraz daha olgunlaşan kalemini sevdim.
Efsun’a gelince… her sayfası merak uyandırdı, her sayfasında daha çok şaşırdım.. yeri geldi gözlerim doldu yeri geldi tebessüm ettim. Duygular karşı tarafa çok derin bir şekilde işlenebiliyor. Özellikle aşk çok güzel bir şekilde ele alınmış… Aşk, sadece iki insan arasındaki bir mesele değil; hafıza, yara, bekleyiş ve suskunlukla birlikte anlatılıyor.
Diğer bir etkilendiğim kısım ise empati duygusuydu. Empatiyi, “ben senin yerine olsam” kolaycılığına indirgemeyen; aksine herkesin acısının kendine özgü olduğunu hatırlatan bir yerden konuşuyordu. Şu alıntısı bu yüzden benim için çok kıymetli:
“Empati kendini başkasının yerine koymak değildir bence. Kendini asla