Sizlere indirilmiş olan tüm kitaplarda sözü geçen cehennem adlı yeri nasıl olurda başka yerlerde hayal ediyorsunuz, bunu benim kuru karga canımla anlamam inanınız ki pek mümkün değil. Bilmem ki ille kuş olup tepeden izlemek mi gerekirdi cehenneminizi hep içinizde, aranızda, yani başınızda taşıdığınızı görebilmeniz için?
Yazık ki her doğan güneşin kaderidir batmak. [...]
Her akşam ezanında kızaran ufuklar, artık geri getirmeye imkan bulunmayan bir fırsat gibi, ufka doğru küçülerek uzaklaşan bir vefasız kuşun kanatlarına tutunup gidiyormuşçasına görünür gözüme. Semada süzülen her kanat ayrı bir ezadır yüreğime; sona eren günler ayrı...
“Bir gün gelir ki iki nehrin arasına inmek istersin. Sulak ovaları, gür ormanları, besili hayvanları özlersin. Kendi adınla, kendi ilini yurt tutmaya, tuğunu dikmeye, soyunu soylamaya, boyunu boylamaya niyetlenirsin. Bilesin ki il tutmak sade kılıç zoruyla, kol gücüyle olmaz.”
Dedim ya az evvel size, kara demek boşluk, hiçlik, fenalık değildir. Kara; dolmuş, çekmiş, emmiştir de ondan karadır. Sizin de karadır bir yanınız. Hiç değilse gölgeniz vardır. İşte biz karalığını, içindeki ak mayaya sindirmiş, gece inince kararmış, seher vakti ağarmış ol alp erenlerin dualarının hala esen yelle sırtımızı sıvazlayıp geçtiği ülkenin nesliyiz.