Tabip bîçare kalır sinedeki bu derin yâreye, Felek sırtını döndü, baksana şu bahtsız çâreye. Gülşen-i ömrüm döndü kışa, bülbül uğramaz gül_zare Sevdâmın enkazında kaldı gözlerin
Nacizane kanaatim genel görüşüm
Her daim itaati öğütleyenlerin öğüt anlayışı sakattır. İyiye iyi olduğu vakit hemfikir olunur ve desteklenir ama körü körüne hiçbir mecraya itaat etmemelidir. Bizlere asırlardır öğretilen el etek öpme itaatkar olma mantığı berbat sonuçlara gebedir ve berbat bir ahlak anlayışını dayanak kabul etmiştir. Kişilik ahlak ve hatta edep sahibi olmakla itiraz edip karşı çıkmak arasında hakikatte itaatten daha derin bir bağ vardır. Sırf aykırı olmak için aykırı olunmaz ama muhalefet olması gereken yerde de insan gücün ve çoğunluğun karşısında olabilmelidir.
Duygu ve Düşünce
Reklam
“aslında hayat gökyüzünden düşen bir yağmur gibidir; sen toprağı istediğin kadar çapala, gece gündüz emek ver, yağmur canı nereye isterse oraya düşer. ve senin yapabileceğin tek şey, o bulutları zorlamak değil, payına düşen kuraklığı ya da bereketi göğüslemeyi öğrenmektir.” sanki hayat, her doğrunun bir ödülü, her yanlışın bir cezası olan adil bir laboratuvarmış gibi büyütüldük. içten içe bir yerde her şeyin görünmeyen bir hesap defteri olduğuna inandık. bir yere ne kadar emek verirsek oradan o kadar iyi bir sonuç çıkacaktı. ne kadar fedakarlık yaparsak o kadar karşılık alacaktık. ne kadar kendimizden kısarsak o kadar yaklaşacaktık istediğimiz şeye. sanki hayat, içine doğru malzemeleri kattığımızda aynı sonucu veren bir tarif gibi büyütüldük. çocukken bunun adı çalışkanlıktı. büyüdükçe disiplin oldu. sonra özveri oldu. sonra “kendinin en iyi versiyonu” oldu. ama bir türlü o ideal tarife ulaşamadık. hayatta bazen tüm varlığını ortaya koyarsın, ruhunu o masada bırakırsın ama masadan kalkarken elinde hiçbir şey kalmaz. … çünkü suçun bizde olduğuna inanmak, hayatın bazen tamamen kadersel ve kontrol edilemez olduğunu kabul etmekten daha kolay geliyor. kontrolün bizde olmadığını, ne yaparsak yapalım bazı kapıların asla açılmayacağını, bazı kapıların ise biz sadece önünden geçerken kendiliğinden ardına kadar açılacağını görmek içimizi eritiyor. her adımı hesaplanmış, her dakikası planlanmış o yarış atı hayatlarımızın ortasında, bazen sadece durup nefes almak ve o görünmez iplerin elimizde olmadığını teslim etmek gerekiyor. kendimizi bitirdiğimiz, hırslarımızın altında ezildiğimiz o kör noktada fark ediyoruz ki hayat bizim irademize her zaman biat etmiyor. bazen en çok isteyen değil, en az umursayan kazanıyor ve bu gerçeğin karşısında ne bir formül ne de bir teselli işe
Substack
Bir keresinde internette bir şey duymuştum ve aklımdan çıkaramıyordum. Toplumun, sabıkalı insanlardan daha çok "çirkin" veya şişman insanlardan nefret ettiğini söylüyordu. Ve dürüst olmak gerekirse, buna tamamen katılıyorum. Belki her durumda değil, belki her zaman değil, ama durup etrafınızdaki dünyayı gözlemlediğinizde, rahatsız edici bir şekilde mantıklı gelmeye başlıyor. Dış görünüşleri eleştirmekte çok hızlıyız. Bakışlarımızı dikmekte, yargılamakta, insanları güzelliklerine göre sıralamakta çok hızlıyız. Birinin değerini ne kadar çekici olduğuna, ne kadar zayıf olduğuna, ne kadar iyi giyindiğine, ne kadar " derli toplu " göründüğüne göre belirliyoruz. İnsanlar birinin acımasızlığını sorgulamadan önce kilosuna gülüyorlar. Birinin karakterini sorgulamadan önce yüzüyle alay ediyorlar. Ve nedense, nezaket, empati, duygusal olgunluk ve derinlik ikinci plana atılıyor. Birisi bencil, manipülatif, kaba, kıskanç, duygusal olarak mesafeli veya hatta son derece kırıcı olabilir, ancak yeterince çekiciyse insanlar bunu mazur görür, romantize eder veya görmezden gelir. Ama birisi güzellik standartlarına uymuyorsa? Birdenbire herkesin bir fikri olur. Herkes dış görünüşünü düzeltiyor ama ruhunu değil. Belki de bu yüzden birçok güzel insan hâlâ çirkin izlenimler bırakıyor. Toplum bizi sürekli olarak görünüşümüzü iyileştirmeye zorluyor. Cilt bakımı. Dolgu maddeleri. Estetik ameliyatlar. Spor salonu takıntısı. Güzellik standartları. Sosyal medya baskısı. Kusursuz bedenler. Kusursuz dişler. Kusursuz fotoğraflar. Kusursuz hayatlar. Nereye baksanız, birileri size kendinizin daha iyi bir versiyonunu satıyor. Daha güzel bir versiyonunu. Daha arzu edilir bir versiyonunu. Sanki insan olmak sürekli düzeltmemiz gereken bir şeymiş gibi. Ama kimse travmayı iyileştirmekten yeterince
Substack
Umut Denizinde
Derdimiz yok değil mi? Tertemiziz değil mi? Ellerinizi çekin kirli günahlarınızdan, umutlarımız hâlâ aklın ve vicdanın elinde. Günahımız kendimize, derimiz zehirli belki. Ama kimsenin hayatını karartmadık, umudumuz hâlâ dimdik ayakta. Çaldığımız bir türkü mü vardı? Dinledik biz de. Allah’a isyan etmedik ki, ruhumuz temizdi yine de. Adalet deyip içtiğiniz yeminler, haramla ördüğünüz saraylar... İnsanlığın üstüne attığınız yükleri bir gün taşıyamayacaksınız. Bu denizde büyüdüm ben. Çocukluğumu anlatamam; umudun içinde açan bir papatya gibiydi, ihanetin ortasında ezilen. Nasır tutmuş ellerim var, hasımların arasında büyüyen. Gel otur yanıma, belki anlarsın dilimden.
Şiir
İnsan, en derin inkisarı en parlak tebessümünün ardına gizler.
Reklam
Reklam