Paçamızdan akan komplekslerimiz ve kişisel serüvenimizin hayal kırıklıkları başkalarına bakışımızı kuşatıp teslim almasın. Bir başkasını incitme iştahımız, objektif havalarda eleştiri kılığına bürünmesin. O kadarı yeter! Bundan fazlasını insandan beklemek çok hayalcilik olur.
“Nereye gitti kötülük?” diye soruyordu Baudrillard. Haklıydı bir bakıma. Öyle ya, hatalar var, hastalar var, uyumsuzlar var, sosyopatlar var, arsızlar var, iktidar zehirlenmesine uğrayanlar var, şunlar var, bunlar var… Hepsi de yaftası oluşturulduktan sonra “anlayışla” karşılanıyor; zihinlerimizde onlara ayrılmış bir kontenjan var, oraya yerleştirdik mi, gerisi güvenlik sorunu… Ama kimse kötülükten söz etmiyor. Nereye gitti bu kötülük? Adı kaldırılınca kendisi ortadan kalkıyor mu?
Başkasının acısını bize duyuran içimizdeki ilahi ses olan vicdanımızdır. Bu ses, kendisini duymasını başaran ferdi, insanlık kapısının eşiğine getirir, bırakır. Başkasının acısını kendi acısı gibi hissederek sahip olduğu konfora hayır diyebilen kişi kahramanlaşmaya başlar. Çünkü iradesiyle haksızlık karşısında zorlu bir mücadeleye başlamış olur. 
Yola çıkmak, gitmenin başka bir hâlidir. İnsanın gitme isteği uzaklaşmak değil, kendine yaklaşması ve kendini bulması ile yakından alakalıdır. Çünkü yoğunluğun ve kalabalığın ortasında insan kendine uzaktır. Ancak bunları geride bıraktığında kendini bulabilir. Bunun ne demek olduğunu yola revan olduğunda anlayabiliyor insan. Yol tek başına bir anlam ifade etmeyebilir. Yol ancak yolcusuyla buluştuğunda yürünebilir olur ve anlamına kavuşur. İnsanın ve yolun hikâyesi o zaman başlar.