“İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıkların hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar…
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgârı dinlemeye can atacağım. 
Küçük Prens yüce bir dağa tırmandı. Dağ olarak şimdiye kadar yalnız kendi gezegenindeki üç yanardağı görmüştü; onlar da ancak dizlerine geliyordu. Hatta sönmüş yanardağı tabure olarak kullanırdı. Kendi kendine, “Bu yükseklikteki bir dağdan bir bakışta bütün dünyayı ve bütün insanları görebilirim,” diye düşündü.
Ama sipsivri tepelerden başka hiçbir şey ilişmedi gözüne:
“Günaydın,” dedi usulca.
“Günaydın… Günaydın… Günaydın…” diye karşılık verdi yankı. 
“Kimsiniz?”
“Kimsiniz? Kimsiniz? Kimsiniz?”
“Hepiniz dostum olun. Yapayalnızım.”
“Yapayalnızım… Yapayalnızım…”
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü Küçük Prens.
”Her yer kuru, her yer sivri, her yer sert ve acımasız. İnsanlarda da düş kurabilme gücü hiç yokmuş. Ne söylerseniz onu tekrarlıyorlar. Benim gezegenim de bir çiçeğim vardı, söze ilk o başlardı…”
“Gitme,” dedi. “Gitme. Seni bakan yaparım.”
“Ne bakanı?”
“Şey… Adalet bakanı!”
“Ama burada yargılanacak kimse yok ki!”
“O zaman sen de kendini yargılarsın. En gücü de budur zaten. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan çok daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.”