Tüketmeye dayalı bir yaşamın tam ortasındayız. Çağımızın en büyük sorunlarından biri bu, çünkü bize dayatılan, gözümüze sokmaya çalışılan ürünlerin her yerden fışkıran reklamlarına maruz kalıyoruz. Belki de hayatlarımızda bir boşluğu doldurmak için tüketmeye yöneliyoruz, bir şeye ihtiyacımız olmasa bile almakla mutlu olacağımızı sanıyoruz. Psikolojik durumumuzdaki boşluğumuzu yakalayan reklamlar, indirimler, kampanyalar amaçlarına bu şekilde ulaşıyor. Evimizde işimize yaramayan bir sürü eşya olmasına rağmen aklımız hep daha fazlasını almakta.
Eski zamanlardan günümüze dikkatleri üzerine çekmek isteyen markalar, önce gazeteyi, sonra radyoyu ve televizyonu, en son telefonumuzu işgal etmiş durumdalar. Elimizdeki telefonu neredeyse her kullandığımızda reklamlar çıkıyor, internet olmasa mesajla, aramayla bir yerden aklımızı çelmeye çalışıyorlar.
Sistemin istediklerini almayıp kendimize engel olmak belki de bu devirde yaşadığımız en büyük zorluk olabilir. İnsanlar kendilerini de başkalarını da genellikle sahip olduklarına göre sınıflandırıyor. Bu sistemin getirdiği bir bakış açısı oldu. Şu marka ürünü alırsan daha değerli olursun, şu arabaya binersen çok mutlu hissedersin gibi duyguları beynimize işlediklerinden artık sistemin dayattığı şekilde düşünmeye başlıyoruz.
Kitapta bahsedilen eski zamanlarda bir diş macunu markası olan “Pepsodent” camı çizecek derecede sert ve keskin aşındırıcı bir maddeden oluşmasına rağmen çok iyi özelliklere sahipmiş gibi gösterilip çok satılması sağlanmış. Kola ve gazlı içecekler zararlı olmasına rağmen kimi zaman gençlerle dolu kıpır kıpır, kimi zaman aile temalı duygusal reklamlarla ilgi çekmeye, beyinlerde yer etmeye çalışıyorlar. Belki o an gidip almıyoruz ama alışveriş yaparken aklımızın kıyısında köşesinde kalıp seçimlerimizi