Ölüler Diyarı incelemesi sizlerle. Roman, hep olduğu gibi geçmişi (ve bugünü) sorunlar ile dolu bir komiser olan Stephane Corso ile açılıyor. Jean-Christophe Grangé, henüz kitabın açılış sayfalarında bizi Corso’nun “kendine has” tarafıyla tanıştırıyor. Corso, Cinayet Büro Amiri olmasına rağmen geceleri sevmeyen bir polis. Asıl tutkusu striptiz de değil, hatta gördüğü “yağlı ve abartılı” kadınlardan tiksiniyor.
Boşanma aşamasında olduğu sapkın tutkuların tanrıçası Emilia, çocukları Thaddee doğana kadar Corso’yu rahatsız etmemiş. Corso onun güzelliğine ve aykırılıklarına tutulmuş. Oğlu Thaddee’nin doğumunun ardından ise, Emilia’nın sapkınlığı Corso’nun gözüne batmaya başlamış ve boşanma davası açılmış. Ancak Emilia, hem bulunduğu politik mevki hem de kişiliği sebebiyle kolay lokma olmaktan oldukça uzak.
İşte tam bu noktada ortaya çıkan bir striptizci cinayeti, Corso’ya dava açısından bir şans kapısı açar.
Yazıya böyle girerek, kitabın polisi Stephane Corso’nun da, karşısında durduğu suçlulardan pek farklı olmadığını göstermek istedim. Şiddete başvurmaktan, öldürmekten ve soruşturmalarında takıntılı davranmaktan hiç sakınmayan peşinde koştuğu katil, Philippe Sobieski’den çok da farklı değil. Öyle bir nokta geliyor ki, bu ikilide gerçekte kimin haklı, kimin kurban olduğunu sorgulamaya başlıyorsunuz.
Ölüler Diyarı: Polis, Striptizci, Ressam
Ölüler Diyarı, ressam Goya’nın sanatını, cinayetler ile eşleştirerek bize, kitabın arka kapağında adı verilen adamın, Philippe Sobieski’nin katil olduğunu haykırıyor. Katilin adını kitabın başında verip, ardından roman boyunca onu polis ile yüzleştirmek Grangé’nin yabancı olduğu bir konu değil. Siyah Kan boyunca da, Jacques Reverdi ile Marc Dupeyrat arasında devamlı geçiş yapmıştı. Bu kez, kitabın perspektifi hep Stephane Corso’nun