Gidenin Ardında Kalan Boşluk: Ölene mi Olur, Kalana mı?
Çocukluğumun gökyüzü, o eski iki katlı evin çatısı kadardı. Dört yaşımdan yedi yaşıma kadar ve sonrasında her yaz tatilimin geçtiği, dünyanın en güvenli sığınağı o kerpiç duvarlar, o ahşap merdivenlerdi. Ankara’dan uzakta, anne babamın yokluğunu hissetmeyeyim diye beni kanatlarının altına alan iki koca çınar vardı hayatımda: Anneannem ve büyükbabam. Onlar benim için sadece birer büyük ebeveyn değil, çocuk ruhumun sığındığı ilk liman, düpedüz anne ve babamdı.
Sonra büyüdüm, şehirler değişti, okullar bitti. Ama ne zaman o eve baksam, çocukluğumun kokusunu alırdım.
Şimdi yine o memleketteyim. Ama burası artık çocukluğumun memleketi değil.
23 Mayıs Cumartesi günü, tam da akşam ezanı süzülürken gökyüzünden, hayatımın en büyük parçalarından biri koptu. Anneannemi, o anne yarımı, toprağın sessizliğine uğurladık pazar günü. Yarın bayram... Herkes için neşe, benim içinse koca bir arefe sessizliği. Sokaklar bayrama hazırlanırken, benim içimde bir devir kapandı. Anneannem artık yok, o canım teni toprağa karıştı.
İçimde öyle derin, öyle ağır bir acı var ki... Fakat feryat figan ağlamadım, ağıtlar yakmadım. Sessizce izledim gidişini. Çünkü bazen acı, ses tellerinizi düğümler; haykıramazsınız, sadece içinize doğru kanarsınız. O sessizlikte, bahçede elinde hortumuyla, tellerin ardında öylece duran büyükbabama baktım. Yüzündeki çizgilerde 60 yıllık bir yoldaşın gidişinin izleri vardı. Evin pencerelerine baktım; o uydunun, o eski çatının altında artık bir nefes eksikti.
İşte tam o an, insanın ciğerini dağlayan o soru düştü aklıma: Sahi, olan ölene mi oluyor, yoksa ardında bıraktıklarına mı?
Toprağın altı derin bir sessizlik, bir huzur belki de. Dünyanın tüm telaşından, yorgunluğundan, ağrısından azat olmak... Ölen,