Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bıraktığıma pişman değilim.
Herkesin ailesinin maddi durumu iyi değil. Benim ki de öyle. Burası Avrupa değil. Kirada kalmak için bile asgari ücretli olarak ek maaş gerekebilir. Öğrenciler tek maaşla hem okuyup hem çalışarak bir evde kalamaz. Ancak birkaç kişi ev tutarsa ortak kiraya çıkar ve çalışırlar. Onda bile para her şeye yetmez. Devir değişti. Bu çağın insanları sürünmek değil, yaşamak istiyor. Aklı çalışmayan anlamaz. Doğru söylüyorlar. Ben kendime yeni kıyafetler üniversitede alamadım.Eski üniversitemde mesela yemekhanedeki yemekler o kadar kötüydü ki aç kalıyordum. Devletin verdiği üç kuruş burstu. Bursu krediye çevirip kullanmaya başladım. Halam bana para verirdi. Annem bana para verirdi. Ama asla yetmezdi. Aldığım para 4 bin bile değildi. Yurt kirası, telefon faturası ve aç kalınca dışarıdan yenen yemekler. Eğitim kitapları. Ben dışarıda keyfi harcama genelde yapamazdım. Yol ücreti falan derken zaten sıkışırdım.Sürekli borçlanırdım. Onu ödemekle uğraşırdım. Kesinlikle devlet öğrencileri adam yerine koymuyor. Ama çözüm okulu bırakmak değil. Ben mesela açıköğretime en son geçtim maddi sorunlardan dolayı. Aile evinde kalıyorum artık. Eski bölümü bıraktım maalesef. Yemeğim evde, kıyafetim evden. Tek sorun ders ödemesi. Onu da güç bela ödüyoruz. Mesela şu an dışarıda işe girsem ancak böyle hem çalışıp okuyabilirim. Başka türlü örgün öğretimde hem okuyup hem çalışmak zor.
1000Kitap
19.06.26 | değişim
Bölüm bitiyor sanırım, saçmalamıyor abartmıyorum.. artık bu bölümün son demlerimde gözümdeki ışıltı manasını kaybediyor daha çok cinnete yaklaşır oldu sanıyorum. bu aralar birçok şey de sanıyorum, sanmak güzelşey, hüzünlü şey, değişik bişey biliyorum. velhasıl bakışlarım değişti devir kapanıyor ve benimmm hiiiççç yetişesim yok. hayata, kendime...geleceğimin imar planları da var evimiz her köşesinde okul bitiyor ve yeni muhtemeller şenlendiriyor akşam yemeklerimizi ve yine muhtemelen geçmişine söveceğim geleceğim kapının eşiğinden yahut yok yok şu kitapların arasından bana bakıyor, kafama hangi kitabı fırlatıyor kim bilir? ne olacak neler göreceğim meçhul...merakla mı geçirmeliyim ki bekleyişi? çağrışım kanunum beni sürekli "çaresizilik" kelimesine mahkum ediyor, bu sözcüğün etrafında tavaf etmeden "ah" etmem öylede prensip sahibiyim.. beklemek arafın zulmü, evet evet oranın cezası... ve ben sürekli ama sürekli "çare'yi" arıyorum yokluk vaadine rağmen.. gidipte çareye "siz" demesem "sen" desem olay çözülecek biliyom da ne geldiyse başımıza kibarlıktan geldiği için biliyorsun yine hitabımı değiştirmeyeceğim :) hayır benim adım hıdır da değil ki elimden geleni neden yapıyorsam... keşkeleri mi? pişmanlığı mı? havuz başında mankenliği mi? heykelliği mi? birisini seçebilsem böylemi olurdu sonumuz... ah ah neyse kim olduğunuzu bilmediğim sevgili dostlarım bugün bir tostt yemişim olaayyys (hemde çiftkaşarlı) hastane tostları cihangirdeysen çok dostane tosttur bu da kulağınıza küpe olsun.. baaayyys
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Devir de değişti artık, yaptığın kötülüklerin değil iyiliklerin bedelini ödüyorsun
Görmek istemediğiniz şeyleri görmeyin, devir değişti.
Edebiyat
Funda'dan...
​Gidenin Ardında Kalan Boşluk: Ölene mi Olur, Kalana mı? ​Çocukluğumun gökyüzü, o eski iki katlı evin çatısı kadardı. Dört yaşımdan yedi yaşıma kadar ve sonrasında her yaz tatilimin geçtiği, dünyanın en güvenli sığınağı o kerpiç duvarlar, o ahşap merdivenlerdi. Ankara’dan uzakta, anne babamın yokluğunu hissetmeyeyim diye beni kanatlarının altına alan iki koca çınar vardı hayatımda: Anneannem ve büyükbabam. Onlar benim için sadece birer büyük ebeveyn değil, çocuk ruhumun sığındığı ilk liman, düpedüz anne ve babamdı. ​Sonra büyüdüm, şehirler değişti, okullar bitti. Ama ne zaman o eve baksam, çocukluğumun kokusunu alırdım. ​Şimdi yine o memleketteyim. Ama burası artık çocukluğumun memleketi değil. ​23 Mayıs Cumartesi günü, tam da akşam ezanı süzülürken gökyüzünden, hayatımın en büyük parçalarından biri koptu. Anneannemi, o anne yarımı, toprağın sessizliğine uğurladık pazar günü. Yarın bayram... Herkes için neşe, benim içinse koca bir arefe sessizliği. Sokaklar bayrama hazırlanırken, benim içimde bir devir kapandı. Anneannem artık yok, o canım teni toprağa karıştı. ​İçimde öyle derin, öyle ağır bir acı var ki... Fakat feryat figan ağlamadım, ağıtlar yakmadım. Sessizce izledim gidişini. Çünkü bazen acı, ses tellerinizi düğümler; haykıramazsınız, sadece içinize doğru kanarsınız. O sessizlikte, bahçede elinde hortumuyla, tellerin ardında öylece duran büyükbabama baktım. Yüzündeki çizgilerde 60 yıllık bir yoldaşın gidişinin izleri vardı. Evin pencerelerine baktım; o uydunun, o eski çatının altında artık bir nefes eksikti. ​İşte tam o an, insanın ciğerini dağlayan o soru düştü aklıma: Sahi, olan ölene mi oluyor, yoksa ardında bıraktıklarına mı? ​Toprağın altı derin bir sessizlik, bir huzur belki de. Dünyanın tüm telaşından, yorgunluğundan, ağrısından azat olmak... Ölen,
Failimin adı:Nisera
Zamanın ilk kez ne zaman başladığını, akreple yelkovanın o bitmek bilmeyen döngüye ilk ne zaman adım attığını hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz. Ama insan denilen o hem muazzam hem de bir o kadar bencil ve kusurlu varlık dünya sahnesine çıktığından beri, cevabını aramaktan yorulduğumuz tek bir soru var: Bir insan, bir başka insanı gerçekten hiçbir çıkar gözetmeden, hiçbir koşul öne sürmeden, olduğu gibi ve sonsuzca sevebilir mi? Eğer bu satırları okuyorsan muhtemelen senin de içinde bir yerlerde bu soruya verilen o sessiz, buruk ve artık inanmayan cevabın sızısı geziniyordur.Çünkü dürüst olmak gerekirse, ben de artık o eski masallara, o gökyüzü kadar geniş ve karşılıksız olduğu iddia edilen sevgilere inanmakta çok güçlük çekiyorum... İlişkilerin, özellikle de hayatın tam merkezine koyduğumuz o devasa duygunun —yani aşkın— doğası çok değişti. Aşk öyle tuhaf, öyle amansız bir çelişki ki; insanı tek bir bakışla, tek bir tatlı sözle yeniden doğuracak kadar güçlü, ama aynı zamanda henüz nefes alırken, kalbin göğüs kafesinde delicesine çarpıp dururken seni binlerce kez öldürecek kadar da acımasız. Yaşayan bir ölüye dönüşmek nedir bilirsiniz; ciğerlerine hava dolar ama ruhunun gırtlağı sıkılmıştır. İşte aşk, insanı bu arafta bırakabilen, nefes alırken canını alan yegane şey. Şöyle bir insanlığın ilk zamanlarına bakacak olursak: O dönemlerde her şey çok daha düz, belki de kaçınılmaz bir mecburiyetten ibaretti. İnsanlar birbirine muhtaçtı; doğanın vahşetine karşı tek başlarına ayakta kalamazlardı. Ortada seçebilecekleri milyarlarca insan, kusursuz profiller, tek bir parmak hareketiyle vazgeçebilecekleri alternatifler yoktu. Hayatta kalmak ve üremek bir zorunluluktu; yanındakine tutunmak, onun sıcaklığına sığınmak zorundaydın. O dönemde belki bugünkü anlamda romantik bir