Şule Gürbüz'ün "Kambur" adlı romanının kahramanı, "bana sorulsa bir gün, kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim" der. Türkiye'deki insanların birçoğu bu ruh haliyle bakıyor hayata. adamın bir sözü, bir hikayesi, bir hayat tasavvuru, bir yaşam amacı yok. Tek motivasyonu, ötekinin özgürlük alanını daraltmak. Ötekinin partisi kapatılsın, ötekinin takımı linç edilsin, ötekinin dili konuşulmasın, ötekinin varlığı inkar edilsin. Kendi mutluluğu üzerine değil, ötekinin mutsuzluğu üzerine kurar hayatını.
Bu ruh hali, felsefe tarihinde Nietzsche’nin "Hınç" olarak tanımladığı kavramın ta kendisidir.
Hınç kültürü, kendi içsel değerlerini üretemeyen, yaratıcı gücü olmayan, hayata dair pozitif bir eylem ortaya koyamayan insanın refleksidir.
Bu insan tipi, kendini ancak bir şeye karşı olarak var edebilir. Kendini yukarı çekemediği için, tek çareyi yukarıda gördüğü her şeyi kendi çukuruna çekmekte, yani herkesi "kambur" yapmakta bulur.
Ötekinin partisinin kapatılması, ötekinin dilinin yasaklanması veya linç edilmesi talebi; aslında kendi zavallılığını ve esaretini hafifletme çabasıdır.
Bir insanın kendi hikayesinin olmaması, modern dünyanın en büyük trajedisidir. Kendi hayatını bir zanaat gibi işleyemeyen, sanata, bilime, üretime veya gerçek bir sevgiye özne olamayan kitleler, korkunç bir anlam boşluğuna düşer.
Bu boşluk, varoluşsal bir acı üretir.
Bu acıyla baş etmenin en kolay, en ilkel yolu ise yıkıcı bir güç sergilemektir.
Bir şey inşa edemeyen insan, yıkarak görünür olmaya çalışır. Başkasının özgürlük alanını daralttığında, devletin ceza mekanizmasının bir aparatı gibi davrandığında kendini "güçlü" ve "haklı" hisseder. Kendi hayatındaki acizliği, başkasına acı çektirerek kapatır.
Salın