Bu vatan ki, bir zamanlar kılıcının gölgesinde bir­ kaç devlet yaşatırken, şimdi ancak birkaç devletin saye­ sinde kendini koruyabiliyor. Vatan ... Erkeklerimizin hala anlamını bilmediği kelime. Kadınlarımızsa adını dahi duymamış. İşte, kibir say, say, delilik say, her ne gurur sayarsan say ... Ben o vatanı sana bana muhtaç görüyo­ Vatan, benim gibi bir asker ister.
Sayfa 11 - İş Bankası Yayınları,7. Basım, Şubat 2020·Kitabı okuyor
Alıntı
Eti senin kemiği benim. Hatta o da senin...
Bir tokatta ölmeyecek kadar büyüdüğünüz andan itibaren dayak yersiniz. Eğer anne veya babanız bu büyüme hesabını iyi yapamamışlarsa, ölürsünüz. Bu kadar basit. Sonra okula gidersiniz. Öğreniminiz ders kitaplarıyla olur. Eğitiminiz ise itaat etme eğitimidir, tipik bir "Pavlov yöntemi" ile yapılır. İtaat etmezseniz dayak yersiniz. Sohunda itaat edersiniz. Burada da dayak gayrikanuni, ama meşrudur. Devlet sizin fizik, matematik ve edebiyat bilginize pek karışmaz. Önemli olan sessiz sadasız, başkaldırmayan iyi vatandaşlar olmanızdır.
Sayfa 53·Kitabı okudu
1000Kitap
Reklam
Tek hayırla yâd ettiği kişi, onu darp edilirken gardiyanların elinden alan, kitaplar veren cezaevi öğretmeni. Said Nursi'nin Sözler kitabını, Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Necip Fazıl'ın kitaplarını okumaya başlamış sonra. Ona olanları unutturmuş okumak bir nebze de olsa, tesellisi olmuş yazılanlar. Hızla büyütmüş çocuğu hayat. İdam cezası aldığında maddi manevi çöküntü içinde olduklarından yanına gelemeyen ailesiyle bile paylaşamamış duygularını. Umursamamış da zaten, dalga geçiyorlar sanmış, öyle akıl dışı çünkü böyle bir ceza. Normal eşiğinin çoktan aşıldığı bir ortam. 'Devlet beni büyük gördü büyük suçlar isnat ettiyse ben de büyük gibi davrandım, dik durmayı cevap yetiştırmeyı altta kalmamayı ogrendim zaman içinde! diyor Yakup. Kamuoyunun çok yakından bildiği 'Manisalı Çocuklar'la mahkemelerinin hep aynı güne denk gelmesi, onlardan yaşça küçük olduğu ve benżeri bir suçlamayla -gösteriye katılmak- yargılandığı halde onların geniş bir sanatçı, yazar ve entelektüel desteğiyle tahliye olması Yakup'u derinden sarsmış. Mahkemede "Hâkim bey dışarıda benim için gelmiş olan Türkan Şoray ablam, Yılmaz Erdoğan abim yok ama yine de tahliyemi istiyorum." demiş çocukça.
Benim hasta yatmaya vaktim yok, işimi gücümü bırakıp derdimle uğraşmak bana kâr sağlamaz, haydi güle güle... günlük yaşayışına döner. İyileşirse ne âlâ,yok bedeni hastalığa karşı koymaz da ölürse,kurtulmuş olur derdinden.
Alıntı
Benim meskenim dağlardır dağlar demişler;
Genellikle Abdalân-i Rûm, Türkmen/Yörükler arasında Orta-Asya şamanları gibi, din ve toplum hayatını yöneten kutsal kişiler gibi yorumlanmıştır. Gerçekte, 14-15. yüzyıllarda köylerde yerleşik hayata, şehir hayatına geçmiş, medrese ve fakıların nüfuzu altında Sünnîliği ve yaşam tarzını benimsemiş Türk nüfusu karşısında, Türkmen müsafirîn yani göç edip gelenler, Yörüklerin kültürünü, toplum değerlerini ve yaşam tarzını temsil etmekteydi. Abdalların beyler tarafından kutsal kişiler olarak onurlandırıldıktan beylikler döneminden sonra, abdallar resmen toplumdan dışlanmış (segmented) duruma düştüler. Medreseye, devlete ve şehirliye karşı şiddetli bir çatışma ve siyasî otoriteye meydan okuma durumuna geldiler.
Alıntı
Arthur Schopenhauer
Schopenhauer'ın Adele'ye Byron olayından bahsetmemesi o kadar şaşırtıcı bir şey değildi. Eğer kardeşine bu olaydan bahsetseydi, ona yazdığı mektuplarda yarattığı kadınların tercih ettiği adam imajını yok etmiş olacaktı. Adele'ye zengin sevgilisinden bahsetmişti; kardeşi de kadının sosyal mevkiinden ve onunla Almanya'ya gelip gelemeyeceğinden endişe ediyordu. Adele, Schopenhauer'a sahici aşkı bulmuşsa sevgilisini elinde tutması için elinden geleni yapmasını salık verdi. Adele, kardeşinin aşksız iki ilişkisini de düşünerek, aynı zamanda bu konudaki korkusunu da ifade etti; kardeşinin böyle bir ilişki yaşamasını istemiyordu. Adele, Schopenhauer'a ayrıca Dresden'de bıraktığı mutsuz kızı ve duygusal eğilimlerinden kaynaklanan üzücü olayları da hatırlattı. "Bizim cinsimizin pespaye ve harcıalem olanlarıyla zamanını öldürmeye devam ederek bir kadına değer verme yeteneğini kaybetmemelisin" diye ağabeyine çıkışmakla birlikte şu dileğini de belirtti: "Bir gün, benim hiçbir zaman anlayamayacağım o azgınlıktan daha derin duygular besleyebileceğin bir kadınla beraber olmanı Tanrı'dan dilerim." Adele, ağabeyinin davranışlarından üzüntülü olduğu kadar felsefesinden de rahatsızdı. Ağabeyinin kitapları hakkında söylenilenlere çok dikkat ediyordu ama aynı zamanda bundan ödü patlıyordu. Felsefi düşüncelerini tamamen acayip bulmuyor, kendisini çok ciddi bir Hıristiyan olarak da addetmiyordu ama ağabeyinin din hakkındaki görüşlerine itiraz ediyordu; aralarındaki bu farklılık, onu üzüyordu. Din hakkındaki görüşlerinin, üniversite ya da devlet nezdinde bir iş aradığında Schopenhauer'ı zora sokacağından endişe ediyordu. Arthur'un kitabında insanlığı hor gören küstahça üslubuyla birlikte davranışlarının, anlamlı bir ilişkiye sahip olmasını tamamen engellemesinden endişe duyuyordu. Bununla
Biyografi
Reklam
Reklam