Endüstriyel futbol, oyunun o eski romantizminin canına okuyalı çok oldu. Futbol artık işçi sınıfının ya da yerel toplulukların bir kimlik kalesi olmaktan çıktı; küresel sermayenin en büyük "itibar parlatma" (sportswashing), güç devşirme ve nüfuz alanı haline geldi. Bugün bir kulübe sahip olmak ya da o başkanlık koltuğuna oturmak, sadece bir spor kulübünü yönetmek demek değil. Bu, paranın bile doğrudan satın alamayacağı o devasa toplumsal gücü, görünürlüğü ve meşruiyeti elde etmenin en kestirme yolu. Düşünün ki milyarderler dünyasında bir jet daha almak, yeni bir holding kurmak ya da bir gökdelen dikmek elitler arasında artık bir statü farkı yaratmıyor. Ancak her hafta sonu milyonlarca insanı ağlatan, güldüren, sokaklara döken bir yapının başında olmak, bir sermayedar için egonun ve gücün zirvesidir. Özellikle bizim gibi ülkelerde kulüp başkanlığı, sahibine devasa bir toplumsal koruma kalkanı ve sesini her yere duyurabileceği bir megafon sağlar. Milyonlarca taraftarın aidiyet hissini arkasına alan bir iş insanı, hem siyasi hem de ticari elitler karşısında çok ciddi bir müzakere gücü kazanır. Dünyada City Football Group, Red Bull ya da RedBird gibi yapılar futbolu tam anlamıyla birer holding şubesine dönüştürdü. Kulüpler artık bağımsız spor camiaları değil, küresel finans ağlarının birer portföy elemanı. Türkiye'de de yabancı yatırımcıların kulüp hisselerini alması ya da büyük holding sahiplerinin açık ara tek aday olarak kulüplerin başına geçmesi bu küresel trendin yerel izdüşümü. Sermayenin tekelleşmesi, tribünlerin sosyolojisini de değiştirdi. Bilet ve kombine fiyatlarının fırlaması, locaların ve sponsorların öncelenmesi, dijital yayın platformları, token'lar derken kulüpler halkın olmaktan çıkıp tamamen finansal birer enstrümana evrildi. Eski dünyada başkanlar kulübe