Tespit.
Dikkat ettim de çok dikkatsizim.
Edebiyat
Türkiye’nin 2026 FIFA Dünya Kupası İstatistikleri (Grup Aşaması, 26 Haziran 2026 itibarıyla): Genel Grup Performansı (Grup D) - Oynanan Maç: 2 - Galibiyet: 0 - Beraberlik: 0 - Mağlubiyet: 2 - Atılan Gol (GF): 0 - Yenilen Gol (GA): 3 -Averaj: -3 -Puan: 0 (Grup sonuncusu, elendi) Grup D Puan Durumu (2 maç sonrası): 1. ABD: 6 puan (+5 averaj) 2. Avustralya: 3 puan 3. Paraguay: 3 puan 4. Türkiye: 0 puan (elendi) Maç Sonuçları - Avustralya 2-0 Türkiye (13 Haziran) - Türkiye çok şut çekmesine rağmen (yaklaşık 30+ şut) gol atamadı. - Türkiye 0-1 Paraguay (19 Haziran) - Paraguay bir süre 10 kişi oynamasına rağmen Türkiye yine gol atamadı (33+ şut). - Türkiye - ABD (26 Haziran): Henüz oynanmadı (turnuva için son maç, tur şansı yok). bu sabah 5’ de oynanacak . Dikkat Çeken İstatistikler -Toplam Şut: İlk 2 maçta 62 şut (birçoğu isabetli), 0 gol. Dünya Kupası tarihinde (1966’dan beri) en çok şut çeken ancak gol atamayan takım rekoru. - Yüksek topa sahip olma ve pozisyon üretme ancak bitiricilik sorunu öne çıktı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
BÖLÜM XI: ÇARKIN DİŞLİLERİ VE ROBOTİK FISILTILAR İnsan, idealleriyle girdiği kapılardan unvanlarıyla çıkabilir; ama o kapıların arkasında bıraktığı ruhun hesabını hiçbir diploma kapatamaz. Elektronik teknolojisi bölümünün o teorik, temiz dünyasından çıkıp, piyasanın o küçük, rutubetli atölyelerine adım attığımda, karşımda bulduğum şey devre şemaları değil, insan ruhunun karmaşık ve sinsi haritasıydı. Girdiğim o küçük firmada bana yaptırılan işlerin basitliği (getir-götürler, tak-çıkar rutinleri) aslında sistemin bir prototipiydi: Sistem, senin zekanı değil, sadece o anki işlevselliğini talep ediyordu. O dükkanın eşiğinden içeri girdiğinizde, floresan lambaların altında sahte bir huzur havası solurdunuz. Herkes içten içe bir diğerinin eksiğini arar, onu patronun gözünde düşürmek için pusuda beklerdi ama yüz yüze gelindiğinde o samimiyet tiyatrosunun perdeleri ardına kadar açılırdı. Bu atölyede kimsenin bir diğerine iş öğretmek, onu geliştirmek gibi bir derdi yoktu. Çünkü bilginin paylaşılması, gücün devredilmesi demekti. Yeni gelene bir şey öğrettiğin an, kendi yeri doldurulabilirliğini tescillemiş olurdun. Bu yüzden, dükkanın eski sakinleri için en konforlu alan, yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" fısıltılarını yayarak kendi tahtlarını sağlama almaktı. O çarkın dişlileri arasında, her biri kendi zindanında yaşayan karakterler dizilmişti: Remzi: Toplumun o en tehlikeli damarını temsil ediyordu; geleneklere, göreneklere sıkı sıkıya bağlılık taslayan, ağzından "dürüstlük ve dobralık" kelimelerini düşürmeyen ama arkasından kuyu kazmadığı tek bir insan bırakmayan o organize yüzsüzlük. Begüm: Kendi ait olduğu sınıfı beğenmeyip, zihninde kurguladığı elit kesime özenen, ancak o sahte elitliğe ulaşmak için kendi menfaati uğruna yanındaki herkesi
11. BÖLÜM: FIS FIS DOLGU VE İNSANLIĞIN EN VERİMLİ ÇAĞI Üniversitede elektronik teknolojisi bölümünden yeni mezun olmuştum. Büyük umutlarla girdiğim ilk işimde alanımla ilgili bir şey yapamadığımı görünce istifa ettim ve daha küçük bir elektronik firmasında işe başladım. Ancak orada da durum değişmedi; bana yine sadece getir-götür, tak-çıkar gibi en basit işleri yaptırıyorlardı. Çalışma ortamına dışarıdan baktığınızda, herkes içten içe birbirini eleştirse de sanki birbirine bağlı, samimi ve huzurlu bir hava vardı. Oysa bu sadece bir illüzyondu. Aslında oradakilerin yeni gelene bir şey öğretmek gibi bir dertleri asla yoktu. Çünkü birine iş öğretmek, patronun gözünde kendi değerlerinin azalması ve "yeri doldurulabilir" insanlara dönüşmeleri demekti. Kendi koltuklarını korumak için yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" algısı yaratmak çok daha işlerine geliyordu. Bu sinsi çarkın içinde her biri ayrı birer maskedeydi: Gelenek ve göreneklere bağlılık taslayıp dürüstlük edebiyatı yapan ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşan Remzi; menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenen Begüm; çevresinden çok etkilenen, ilgi müptelası ve dikkat çekmek için gelirinden fazla harcayan Emre; ve rengi olmayan, nabza göre şerbet veren Baki... İşte bu insanların arasında, ilk bir ay izinde olduğu için göremediğim "Avrupalı Abla" ile yollarımız bir gün kesişti. Onu ilk gördüğümde ben de dahil herkes onun kibirli ve soğuk biri olduğunu düşünüyordu. Kimseyle konuşmuyor, tek başına çalışıyordu; diğerleri de ondan hoşlanmadığı için onunla iş dışında muhatap olmuyordu. Atölyede ona yaklaşan tek kişi, 80 yaşındaki kurucu patron Talha Bey'di. Talha Bey; zorluklarla büyümüş, kendini geliştirmiş, bilgili bir adamdı ama onun için önemli olan insan değil
Gürültü yapanlar sadece dikkat çeker; sessizce işini yapanlar ise iz bırakır.