Ama belki de iyi bir roman için bunlar bile yetmezdi. Kasaba sokaklarında düdüklerini öttüren bekçilerin, geceleri ara sokaklardan hızla geçen panzerlerin, sabah aksam patlayan bombaların, gecenin sessizliğini bölen kurşunların sesini; korkunun, sevincin, umudun, umutsuzluğun; zamanın, kanın, şiddetin ve bitmeyen savaşın bu topraklardaki yazgısını da yazmalıydı. Sokakta top oynayan çocukların arasından rap rap geçen askerleri, evlerden yükselen yaslı ağıtları, öte yanda davulu, gırnatayı, halayı; şehri saran ciğer kebap kokusunu, kaçak çayın buğusunu, tandır ekmeğinin sıcacık dumanıni, beyaz ellere düsen gönülleri, ölmeyi beceremeyen yaşlıları, her daim erkenden toprağa giren gençleri de yazmalıydl.
Çünkü hiçbir roman bütünüyle gerçeğe yaslanmazdı. Bir romanın böyle bir derdi olmazdı. Allah, yeryüzüne gönderdiği yalnız ve biçare kullarına, bu darı dünya ya katlanma gücü versin diye kimine hayal gücü vermişti. Baska bir hayatın da olabileceği, bir yerlerde başka bir ömrün sürdüğü fikriyle avunsunlar diye..Ve o Allah vergisi hayal gücü büyük abilerde değil, yalnızlığın delirttiği, evin en küçük çocuklarında olurdu genellikle!