Önceleri bana önemli bir şey gibi görünen devrimci, hümanist tasarılar ve programlar gözümde laik ve tecrübesiz inançlıların çocukça budalalıklarına dönüştü. Bana çok daha farklısı lazımdı. Tüm insanlığın ideal, radikal, içsel özgürlüğü ve geleceğe katkıda bulunması için, gerekirse, oraya buraya yerleştirilmiş birkaç gerçek dinamit varili.
Ben öldüğümde bütün dünya ortadan kalkacaktı. İçimde kalan son kuşku: Diğerleri gibi mi ölecektim? Düşüncemin düşünmeye son verececeğini düşünebilir miydim?
Hayat, katlanılabilir bir şey olsun diye yaşanır. Duyarlılık onu yaratır ve anbean içini doldurur ve su misali sessizce akıp gitse bile en azından bizi değişmez ve ebedi görünebilecek bir akıntı misali beraberinde sürükler. Ama hayat, düşünceyle, mantıkla, akılla, felsefeyle sorgulanıp, ayıklanıp soyulduğu vakit boşluk, dipsiz yüzünü gösterir, hiçlik dürüstçe bir hiç olduğunu itiraf eder ve umutsuzluk, Tanrı’nın oğlunun terk edilmiş mezarı başına konan melek misali ruhun içine tüner.
Sanırım aykırı görüşlere, alışılmadık düşüncelere olan düşkünlüğümü ve insanların budala olmadığı zamanlar kalleş olduğuna dair derin inancımı Erasmus’a borçluyum.