Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Çeşmenin suyu akıyordu, nehrin suları akıyordu, gün geceye akıyordu, şehirdeki yaşam ölüme akıyordu; âdet böyleydi, zaman ve devran kimseyi beklemezdi."
"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu; ya hepimiz doğrudan cennete gidecektik ya da tam öteki yana…"
Tarihin en iyi giriş cümlelerinden birine sahip, bıkmadan usanmadan aynı ilgiyle tekrar tekrar okuduğum muazzam bir eser.
İki Şehrin Hikayesi'ni okumak ve onu daha iyi anlamak için Fransız İhtilali ve İhtilal sonrası dönemler hakkında bilgi sahibi olunması gerektiğinin kanaatindeyim. Bu kitap Fransız tarihi hakkında zihinlerde merak uyandırabilir. Amerikan Devrimi'nden sonra ki dönemde, regresif vergiler söz konusuydu. Halk daha fazla dayanamadı ve ayaklanma çıkardı. Orta sınıf ve halktan oluşan grubun bazı talepleri Kral Louis tarafından kabul edilmedi. Bardağı taşıran son damla Bastille Hapishanesi'ne düşmüştü. 14 Temmuz 1789'da Krallık baskısının merkezi olarak gördükleri Bastille Hapishanesine saldırarak hapishaneyi ele geçirmiş ve mahkumları serbest bırakmışlardı. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ilk bu tarihlerde yayınlanmıştı fakat tarihin en kanlı devrimi olacağından kimsenin haberi yoktu.
Bu eserde Londra ve Paris arasında karmaşık bir yolculuk söz konusu. Bu iki şehirdeki hayatlar üzerinden aynı dönemdeki toplumlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları betimliyor. Bu olayların getirdiği sonuçların, karakterlerin hayatında ne gibi etkiler yaratığının da altını çiziyor. Her olayın birbiriyle bağlantılı olması ayrıca ilgi çekici. Çok severek okuduğum bir eser olarak herkese tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
Tolstoy bu kısa romanda ölüme giden bir adamın yaşamış olduğu hayatla hesaplaşmasını anlatır. Kırk beş yaşında, Yüksek Mahkeme üyesi olan ve 'yaşadığı hayatın, yaşanması gereken hayat olduğuna' inanan İvan İlyiç, hasta yatağında acı içinde kıvranırken bunun doğru olup olmadığını kendine sorar.
İnsan, hayatı boyunca yaşamın bir sonu olduğunu aklından uzaklaştırır, günlerini hiç ölmeyecekmiş gibi geçirir. Bu nedenle de ölümle karşılaştığında, yanlışlarını düzeltme fırsatını da elinden kaçırmış olur ve kendisiyle umutsuz bir hesaplaşmaya girer.
"Belki de sürdürdüğüm yaşam, sürdürmem gereken bir yaşam değildir."