Barış Bıçakçıdan okuduğum üçüncü kitaptı doğum lekesi gibi bir gülümseme. Barış Bıçakçı'nın kalemi oldukça hafif bir kalem. Ne abartılı betimlemeler var ne de 300 400 sayfaya yayılmış bir romanın kalabalıklığı. Aksine oldukça basit bir dille beraberinde 100 bilemedin 200 sayfa arasında gidip geliyor tüm olaylar.
Kitabın tamamında bir bütünlük arayışı vardı. Belki de bu yüzden 14 hikayeden oluşuyordu bu kısacık hikaye kitabı. Sanırım Barış Bıçakçı da bu kitabı yazarken yaşarken elde edebileceği şeyin bütünlük değil de anların büyüsü olduğunu kabul etmişti tıpkı 120 Keçelik Kalem Takımı'nda yazdığı gibi. incecik, hayatın içinden diyologlar ve iç konuşmalarla ilerledi tüm hikayeler boyunca. Oysa o kısacık cümlelerde bile yaşayacak bir ömrü kalmamış insanların hayata dair özlemlerini hissedebiliyordunuz. Bir yaşamı daha olsa bulacağı anlamın arzusuyla yanıp tutuşan insanları tam avuçlarınızda hissedebiliyordunuz. Her insanın gerçeğinin aynı olmak zorunda olmadığını çok güzel hissettirdi Bıçakçı. Kendini bulabilmek için önce kendini kaybetmek gerektiğini bir kez daha söyledi. ve değişimin sadece yazılan hikayelerde söylenen sözlerde kalmaması gerektiğini yüzümüze soğuk bir su gibi çarptı.
Modern dünyanın sorunlarını ele almak ve bu yarayı kaşıyabilmek bir yetenekten de öte Bıçakçı'nın da onlardan biri olduğunu gösteriyor. Bilmiyorum insan bazı hisleri bu kadar güzel taklit edebilir mi ama benim okuduğum 14 hikaye yalnızca gözlemlenmiş bir gerçekten çok daha öteydi. Değişen toplumda,yüzlerindeki doğum lekesi gibi gülümsemeler ile içlerindeki eşeleklerin çatışmasının böyle güzel anlatılması üstüne konuşulacak pekte bir şey bırakmıyor geriye. Sadece insanı yalnız hissetmekten bir an olsun uzaklaştırıyor ve kendini anlaşıldığında bulacağına inanan, suratında doğum lekesi