Hatice

"Geçtim diyâr-ı yârdan ol yâre baktım ağladım, Solmuş, sararmış gülleri, gülzâre baktım ağladım" İbnülemin Mahmud Kemâl İnal
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Necâti Bey'in dükkânı, Nureddin Efendi'nin karşısındaydı. İçi, silme eski yazı kitap dolu bu dükkânda, eski yazı kitaplar için istediği fiyatlar cidden komikti. Bir gün, ondan Hammer'in eski yazı Devlet-i Osmaniye Tarihi'nin ilk sekiz cildini aldım. İstediği fiyatın düşüklüğü karşısında, cidden 'alay mı ediyor?' diye düşündüm. Ama bu, onun gerçek tavrı idi. Necâti Bey'i anlatacak söz bulamıyorum. Ufkumuzdan ani bir ölümle çekilmesi ile dilhûn olduğumu söylemeliyim. Hayreddin Karaman'ın anılarında Necati Alpas: "...İnsaflı, merhametli, ucuzcu, vefâkâr bir insandı. Bana yarayacağını sandığı bir kitap gelirse onu bir süre saklar, ben uğrayınca gösterir, almazsam vitrine koyardı.” Dursun Gürlek'i zikrediyorum: "...Necati Bey için para o kadar önemli değildi. Kitaptan anlayan müşteriyi, o da gözünden anlar[dı]; çok ucuza hayli kitap aldığım Necâti Bey'in bu asil hareketine defâlarca şâhit oldum.”
Sevecen ve derviş-meşrep tavrıyla Nureddin Eren'i pek sevdim. Bir baba sıcaklığıyla dükkânında yaptığı sohbetlerin keyif ve mânevî hazzını hâlâ unutamıyorum Dükkânına astığı "Men Küntü Mevlâhu fe Aliyyü'n-Mevlâhu" yazılı levhanın altında pek ruhlu konuşurdu. Dükkânı, bir alışveriş yeri mi yoksa minik bir tasavvuf meclisi miydi, bunu pek anlayamazdım. Şu dörtlüğü ondan işittim: "Melâmet sırrına iren geçmez mi gavgâdan Temaşâ-yı cemâl lâzım, ne hâsıl kuru daʼvâdan Hüve'l-Evvelü ve'l-Ahıru ve'z-Zahiru ve'l-Bâtın Hemân bir zât-ı mutlaktır görünen bu merâyâdan" Nureddin Efendi, Hırka-yı Şerif'e yakın otururdu. Bizim dededen kalma fakirhâne de o civardaydı. Benim yetişme çağında kaybettiğim dedemi tanıması, aramızda rûhî bir köprü olmuştu. Bana, dedemin mensûbu bulunduğu tasavvuf silkini, hele Bâyezit Kütüphânesi müdürü allâme, insan-ı kâmil İsmail Saib [Sencer] Efendi'ye olan rûhî yakınlığını anlatır ve "Onlar pîrdaştı" derdi. Anlattıklarını şaşkınlıkla dinlerdim. Artık, Çarşı'da ailemi bilen birinin beni sahiplenmesinin sıcaklığını yaşıyordum.
"İçimde sönmeyen aşkınla mestim yâ Resulallah Nazar etmem cihâna meyli kestim yâ Resulallah Perîşân Ekrem'in hâli meded kıl zâhir ü bâtın Bırakma her iki âlemde destim yâ Resulallah" Ekrem Karadeniz
Muzaffer Ozak, Çarşı esnafı arasında Sahhaflar Şeyhi olarak anılırdı. Tosun Bayraktaroğlu'nun anılarının aydınlığında Hacı Muzaffer Efendi ve dükkânını izleyelim. "...Rızkını Bayezid sahhaflarındaki ufacık kitap dükkânından alırdı. Dükkân ufaktı amma hemen girişte, sol köşede Efendim'in masası bulunduğu ilk kat, hele üst kattaki depo tıklım tıklım kitap doluydu. Pek çoğu nadir, dinî kitaplar. Öyle, mevzuu, ismi vs. ile tanzim edilmiş değil, burada bir yığın, amma birisi gelip Efendi'den bir kitap istediği zaman var ise, var olduğunu bilir, hemencecik o yığınların içinden kitabı bulurdu. Allahu âlem, belki de kitapların hepsini okumuştur. Hoş bu mesleğin tahsili, üniversitede doktor olmakla olmaz."