Hatice

Muharrem Hilmi Şenalp
Küçük Çamlıca'da üç köşk ve setli bir Türk bahçesınden oluşan mimari manzumenin mimarı olan Muharrem Hilmi, Cihannüma adı verilen birinci köşkü on yedinci asır üslübunda, ona iki kemerli bir revakla bağlanan Topkapı Köşkü'nü ise on sekizinci asır üslübunda yapmıştı. Tam karşılarında da bu üslûpların yirminci yüzyılın diline çevrilmiş bir uygulaması yer alır: Sofa Köşkü. Aralarındaki avlumsu alan, her bakımdan Türk zevkini yansıtan bir havuz ve Topkapı Sarayı'ndaki İftariye Köşkü'nü hatırlatan zarif bir kameriye ile taçlandırılmıştır. Ayrıntılar üzerinde olağanüstü bir titizlikle çalışıldığı hemen fark edilen iç mekânlar da, kündekârî kapılarından çıtakâri tavanlarına, halılarından mangallarına, sedirlerinden sehpalarına kadar her şeyi ile Türk ve her şeyi ile tarihin içinden süzülüp gelmiş yüksek bir zevkin ürünü olarak dikkati çeker. Hepsi özel olarak imal edilmiştir; boyalar bile sentetik değil, toprak boyadır.
Hatice
CİHANNÜMA, Topkapı ve Sofa köşkleriyle daha aşağıda kalan ve yalı tarzında tasarlanan Su Köşkü, dışarıdan fark edilmeyen çelik konstrüksiyonlarını saymazsanız, kadim geleneğin içinde değerlendirilmesi gereken yapardır. Ancak Muharrem Hilmi Şenalp, bu köşklerle birlikte bir bakıma geleneği de yeniden inşa ederken tarihte var olmuş herhangi bir yapının veya yapıların bire bir benzerlerini üretmiş değildir. Gelenekle modernliği birbiriyle çatışmayacak şekilde bir araya getirmeye ve bu yolla bize has bir modernlik inşa etmeye çalışan, ancak eserleri dışarıdan bakılınca klasik yapıların taklitleri gibi göründüğü için ağır eleştirilere uğrayan Muharrem Hilmi, prensiplerinden taviz vermeksizin çalışmalarına devam ediyor.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kastamonu; sadece İbn-i Neccar Camii ile değil, Şeyh Şaban-ı Veli'si, Fevzi Efendi'siyle (R.A.) Kastamonu'dur. Ankara; Hacı Bayram-ı Veli'si, Taceddin Dergâhı'yla Ankara'dır. Bursa; hanedanı, Ulu Camii, Emir Sultan'ı, Eşrefoğlu Sefiyüddin Efendi'siyle Bursa'dır. Kütahya; Mevlevihane'si, neyzen, ressam Ahmet Yakuboğlu ile Kütahya'dır. Bandırma; Ali Öztaylan Efendi'siyle Bandırma'dır. Darende; Somuncu Baba Dergâhı'yla Darende'dir. O zamanlar Anadolu'nun yukarıda saydığımız yerlerinde mimarisi, medresesi, tasavvufu, musikisiyle kısaca ilmi ve irfanıyla bir zenginlik, bir neşe bulurken, şimdi ortada her manada şekilsizlik ve kalitesizlik hâli mevcuttur. Gerçi birçok merkezde adına üniversite denilen kurumlar bulunmaktadır, ama orada genellikle bilim, üniversite kampüsünün içinde kalmakta, irfan ise hemen hemen hiç bulunmamaktadır. Gerek millî eğitimde, gerekse devletin kültür politikasında Anadolu'daki bu kıymetli sanat merkezleri ilgi görmemekte, dolayısıyla halkımızda da onları görmeye niyet ve özen bulunmamaktadır. Selçuklu, Osmanlı kültürü yerli ve millî kalırken Greko-Romen kültürü hem evrenselleşip hem de, turistik tarafı bulunduğundan, ön plana çıkmaktadır. İşin esas rahatsız edici yönü, kendilerini millî ve yerli kültür taraftarı sayanların kültürel kaynaklarının zenginliği hakkında bilgisi ve onlardan faydalanma geleneğinin olmayışıdır. Birgi'de Aydınoğlu Mehmet Camii'ni görmeyen, Divriği'de Mengücekoğulları'nın eserlerini bilmeyen, Doğu Beyazıt'ta İshak Paşa Sarayı'nı aklından geçirmeyen, hatta İznik'i, Bursa'yı, Konya'yı, Edirne'yi daha da kötüsü İstanbul’da Koca Sinan'ın Rüstem Paşa ve Sokullu camilerini bile duymayan muhafazakârlarımız vardır! Böyle insanların, devletin Efes'i, Kapadokya'yı, Ani Harabeleri'ni, Akdamar Adası'nı ön plana çıkarmasına itiraz
Hatice
Radıyallâhu anhüm.
Hakk'ın temiz kitabı Kur'ân'ın kalbi Fatiha'yı oku ki sende de fetihler meydana gelsin. Sonundan başına Hak onu kendi bağışlarının yedi cömertlik mertebesi ve kullarını yedi kelimesi nasıl kılmıştır. Söyle, kullarında Mudil (47) olup onları azaptan azaba salan, Hâdî olup doğru yol ile nimetlendiren, Rab olup bela ve mihnetlerle terbiyelendiren, Mabûd olup boyun eğdiren, Alim olup hikmetlerinde gezdiren, Rahmân olup sûretleri kalplere manalarıyla sığdıran, Hamîd olup hayrı âlemlere yayan Allah'tan başkası mıdır? Kullarını görmez misin, başları üzerinde bu ulu isimlerinden semalar yükselterek arzda bu semalardan rızıklanan hayatları Hak nasıl yaymıştır?
Hatice
47) Mudil dalalette bırakan demek olup Hakk'ın ulu isimlerinden biridir. Hakk'ın Mudil vasfı bulûğa erişinceye kadar nefse rahmettir. Zira nefs doğumla birlikte noksan sıfat olarak yaratılmış olduğu arza gelir. Kemal için arz ve içindekilere muhtaçtır. Hak Mudil vasfının tecellisi ile onu nefsinin yani beden ve tabiatlarının aslı olan arza muhabbet ettirerek bağlar. Ta ki nefs çocukluk dönemini bu muhabbetle bağlı olduğu arzdan beslenerek giderip büluğa ersin. Bulûğ ise Mudil isminin tecellisine muhtaçlığı gidermeye kâfidir. Zira bulûğ nefsin noksan sıfatlarını tamamlayarak eriştiği kâmil cima ehliyetinin delilidir ki erişeni mutlak fenanın irfanına eriştirir. İşte bu irfan beşeri arza muhtaçlık ve muhabbetle bağlanma yerine bu ihtiyaçlar hususunda Hakk'ın müdebbir ismine tevessüle, muhabbetini de yeni yeni başlayan ilâhî isimler cemiyetinin eseri olan rûhânî rızıklara muhtaçlık hissetmeye ve muhabbete sevk eder. Bundan sonrası Hakk'a hidâyetin kemaliyle sübut bulacağı şehadete doğru sevk olunmaktır. Hak işte bu yüzden nefsâniyete bağlı ve bağımlı kalanlar bakımından Mudil, Hakk'a sevk olunanlar bakımından kulları arasında Hâdi olarak çağırılır.
Hazreti Şibli şöyle dedi: "Ebu Türab adlı veli kırda aç kaldığı vakit, dağları, tepeleri, vadileriyle bütün ovanın yiyecek olduğunu görmüş..." Şibli şunları söyledi: "Ebu Türab, Hak Teâlâ'nın kendisine ancak rifk ve ihsan ile muamele ettiği bir insanmış. Eğer kemal ve hakikat zirvesine ulaşmış olsaydı, “Rabbimin katında geceledim, doyuruldum, içirildim.” buyuran büyük zat gibi olurdu da, koca ovanın yiyecek olmasına lüzum kalmazdı."
M.Sümeyye isimli okura yanıt verildi
Hatice
🤦‍♀️