Hatice

@dilsir·
·
sabitlendi
Älim ve mütefekkir geçinen adam, kafasıyla kalemi arasındaki sözleşmenin ağını bir örümcek gayretiyle kurup, eserlerini raflara istif ederken, o, okuyabilene ömrü boyunca yetecek tek ve canlı eser olarak bir gönül yanığı verir.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Hac
Burada hiçbir şey bizim gerçek sandığımız dünyaya benzemez. Taşların gözleri ve dili vardır, mesela. Bakarlar, seyrederler, kaydederler ve anlatırlar. Hacının Kabe'deki ilk ibadeti tavaftır. Tavafın ilk adımı da bir taşı selamlamak ve onun tarafından kayda geçirilmekle başlar. "Hacer-ül Esved cennetin yakut taşlarından bir yakuttur. Kıyamet gününde gören iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde haşrolunacak ve kendisini doğruluk ve sadakatle selamlayanların lehinde şehadet edecektir." (Tirmizi, Nesei) Bu selamlamadan sonra artık hiçbir davranışımız bu dünyada öteden beri aklımızın erdiği, gözümüzün gördüğü gibi olmaz.
Kazmayı Nereye Vuralım?
Yüksek Mimar Irfan Nuralioğlu'nun 22 Aralık 1955 tarihli nüshada yayımlanan "Kazmayı Nereye Vuralım?" başlıklı yazısını okuyalım: "İçinde Patrona Halil gibi bir zorbanın tellâklık etmesinden başka bir değeri yoktur" diyerek, Koska yolunu tıkayan mahut hamamı yıkmak istiyoruz. Her nedense yolun genişlemesi imkânını bulamayan Belediye, hamamın mimari bir değer taşımadığını zorla kabul ettirmek niyetinde. Estetiğin kilogramı olmamakla beraber, bu eserin güzelligi hiçbir ölçüye vurulmasına ihtiyaç kalmayacak kadar aşikârdır. Hamam binası, karşısında bulunan Hasan Paşa Hanı ve Simkeşhane ile mükemmel bir üçlü yapı grubu teşkil eder. Kütlesi itibariyle devrinin eseridir, vakur bir ifade taşır. Proporsion dediğimiz mimari nisbet bakımından tetkik edecek olursak, her şeyini yerinde buluruz: İki büyük kubbenin birbirine nisbeti, kubbelerin kaideye, cephe kenarlarının birbirine ve ufak kubbelerin ana kütleye nisbetleri tam bir mükemmeliyet içerisindedir. Bir hamamın ihtiva etmesi icap eden mahremiyeti, bu binanın ahenkli kapı ve pencerelerinin ağzında bulabiliriz. Beyazıt'tan buraya bakacak olursak, sağ tarafta sıralanmış, zevksiz tabela çokluğu ile yamalı bir bohçayı andıran binalar görürüz. Sakil, fakat ruhsati olan bu binaların önünde hamam bütün ahengi ile "Ben varım," diye şıkar. Geleceğe bu modern taslağı derme çatma binaları bırakırken, dede yadigârı bir zarafete istimlâk kazmasını indirmek çok yazık ve affedilmez bir hareket olur. Kazmanın asıl ineceği yer, yol imkânı bulamayan dimağımızın uyuşuk tarafı ve ruhumuzun zevksiz köşesidir.”
Bahtiyar Vahapzade
Bahtiyar Vahapzâde, ilk defa 1972 yılında Varlık dergisinde Fuzülíye saldıran bir yazara verdiği uzun ve susturucu cevapla dikkatimizi çekmişti. "Yel Kayadan Ne Aparır?" başlığını taşıyan bu yazı gerçekten güzeldi. Daha sonra aynı imzaya Türk Edebiyatı dergisinde sık sık rastlamaya başladık. Azerbaycanlı bir yazarın muhafazakâr bir dergide yazması çok şaşırtıcıydı; çünkü Sovyetler Birliği'ne bağlı Türk cumhuriyetlerinde, bırakın Türkiye'de "sağcı" diye bilinen kişilerle temas etmeyi, Türk kelimesini telaffuz etmek bile son derece tehlikeliydi. Türkiye'ye gelme imkânı bulan yazarların peşlerinde ikişer üçer KGB ajanının gezindiğini biliyorduk, çünkü birkaç defa şahit olmuştuk. Gorbaçov döneminde uygulamaya konulan glasnost ve perestroika politikalarının sağladığı kısmî hürriyetten yaarlanarak Türkiye'ye gelip gitmeye başlayan aydınlar arasında Vahapzäde de vardı. Kendisiyle o günlerde tanıştık. Tercüman gazetesine ziyaret maksadıyla geldiğinde uzun uzun sohbet etmiş ve bu sohbetin önemli kısımlarını röportaj hâline getirerek yönettiğim sayfada yayımlamıştım. Çok iyi hatırlıyorum, aynı günün akşamı beni telefonla buldu ve telâş dolu bir sesle söylediklerinden bazılarının kullanılmamasını rica etti. Aslında çıkarılmasını istediği sözler bizim açımızdan hiç de tehlikeli görünmüyordu. Ancak ömürleri, nefes alışlarını bile kontrol eden korkunç bir rejimin demir yumruğu altında geçenler ihtiyatlı olmak gerektiğini ve hangi sözlerinin kendileri için tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini çok iyi biliyorlardı. Hemen gece sekreterine telefon ederek röportajda gerekli değişiklikleri yaptırtmıştım. … Binlerce aydının katledildiği, binlercesinin de Sibiryalarda süründürüldüğü Stalin dönemi, özellikle 1937 yılı, sadece SSCB tarihinin değil, insanlık tarihinin en karanlık dönemidir.