Kış geliyor. Sıcak yaz aylarını geçirmek için deniz kenarlarına, kırlara, tepelere kaçanlar, şimdi birer birer kışlıklarına avdet ediyorlar. Bunlar sema ve deniz maviliği, kır, dağ yeşillikleri içinde geçen yazlarından acaba memnun mudurlar?
Güneşte, uzun müddet pişen meyveler, teşrinlere (Ekim-Kasım) doğru, tatlı renkler içinde kokulanır, ballanır;
acaba yaz, sayfiyecilerin ruhuna da sonbahar meyvelerinin mesut olgunluğunu vermiş midir? Hayır, bunlar gittiklerinden daha yorgun, daha mahzun, daha bezgin döndüler; Boğaziçi’nde bütün yaz, sarhoş naralarından maada başka hiçbir ses, tabiatın neş’eli ahenklerine karışmamıştır. Birçok yalıların yaz kiracıları, fakir Ruslar ve Yahudilerdi. Yeşil tepeler üstünde ağaç gölgelerinde yemek eğlenceleri tertip edenler, koşuşanlar, gülüşenler yine hep onlardı. Boğaz’ın lacivert suları yalnız onların vücutlarına, zengin iyotlarını içirmiştir. Ya bu mülkün sahipleri, bu yeşil ve mavi alemde ne yaptılar? İskele başlarında, kasvetli meydancıklarda, küçük iskemleler üzerinde, bütün mevsim hazin hazin düşündüler, bilâ-fâsıla nargile çektiler, fincan fincan kahve içtiler, intihar edeceklerin sabit ve karanlık bakışıyla denize baktılar; gülenlere kızdılar; yüzenlere acıdılar ve her ne suretle olursa olsun eğlenmesini bilenlere derin derin hayret ettiler.
Mağmum Anadolu sahili, her gece musikîli, parıltılı, eğlenceli Rumeli sahilinin istihzası karşısında, alaturka saat üçten itibaren derin bir uykunun girdaplarına yuvarlanarak horlamaya başladı. Bu sahil için mehtap, her gece geç, pek geç doğmuştur. Acaba palaslar, kulüpler, gazinolar, meyhanelerle dolu cazbantlı ve balolu alafranga Ada, en iptidai geçim vasıtalarından mahrum alaturka Boğaziçi’nden “mesut olmak” hünerinde daha mı ustadır? Ne gezer!... Zenginler ve zengin eteğinde yaşayan